Amerika'nın Irak'taki savaşının meşru olmadığını söyleyen Prof. Dr. Norman Paech, "Dünya, artık Roma İmparatorluğu'nun dönemindeki gibi değil. Amerika'nın askeri, ekonomik egemenliği ve eylemleri hukuksal bir temele dayandırılmak zorunda" dedi.
Uluslararası Hukuk uzmanı ve Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Norman Paech, Irak'ta süren savaşın hukuk boyutunu ve Kürt sorununa ilişkin gelişmeleri değerlendirdi.
-Irak savaşı başladı. Çatışmalar gittikçe yoğunlaşıyor. Irak krizinde uluslararası hukuk iflas mı etti acaba?
Şu anda Birleşmiş Milletler ve devletler hukuku zor bir durumda bulunuyor. BM ve devletler hukuku merkezi olarak, Irak savaşını önleyemediler ve ağır bir yenilgi aldılar. Bu savaş tamamıyla devletler hukukuna aykırıdır. Bu savaşı meşru gösterecek herhangi bir neden bulamıyorum.
-Yani bu bir saldırganlık savaşı mıdır?
Amerikalılar ve İngilizlerin bu saldırısı BM Şartı'nın 2. maddesinin 4. paragrafının tamamıyla ihlal edilmesi anlamına geliyor. BM Şartı'nın sözkonusu maddesi ulusal savunma durumları olmadığı sürece devletlerin birbirlerine karşı şiddete başvurmalarını ve savaş açmasını yasaklıyor. Şiddete başvurma ve savaş ilan etmek, ancak ve ancak BM Güvenlik Konseyi'nin onayı ile gerçekleşebilir veya sınırlandırabilir.
Görüldüğü gibi Irak savaşında böyle bir durum sözkonusu olmadığı gibi, BM'nin onayı olmadan Amerika, İngiltere ve Avustralya bilinçli olarak devletler hukukunu bir tarafa itip, Irak'a karşı kendi başına hareket etmişlerdir. Çok az bir gurubun dışında hemen hemen dünyadaki bütün uluslararası hukuk uzmanları da aynı görüsü paylaşıyorlar. Bu birincisi.İkincisi ise; diğer taraftan görüldüğü gibi Amerika gibi çok güçlü olan bir ülkenin BM'ye ihtiyaç duyduğudur. Örneğin Amerika 1991 yılından beri Irak'a yapılan "Gıda için petrol" programını yeniden canlandırıp, program çerçevesinde tekrar BM'nin yardımını almaya çalışıyor. Savaş sonrası Irak'ın yeniden inşası ve düzeni sağlamak için sorunu uluslararasılaştırmak istiyor. Amerika'da belirli durumlarda kendi başına hareket edecek gücü bulamıyor ve BM'ye ihtiyaç duyuyor.
Bunun dışında Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in Irak'ın eline geçen Amerikalı savaş esirlerine kötü muamele yapıldığını söyleyip, Irak yönetimini Cenevre Antlaşması'na uygun bir şekilde hareket etmesini istiyor. Ben şahsen Rumsfeld'in bu talebini ciddi görmüyorum. Sıra kendilerine gelince herkesin uluslararası sözleşmelere bağlı kalmasını istiyorlar. Afganistan savaşında esir alınan Taliban veya El-Qaide savaşçılarının Guantanamo Üssü'ne getirilip onlar için Cenevre Antlaşması'nın geçersiz olduğunu açıklayan Amerika'yı tanıyoruz.
Burada şu anlaşılıyor: Yeri ve zamanı geldiğinde devletler hukukunun dünyada hegomonyasal bir güç olan Amerika için de gerekli olduğudur. Ve buna sarılmak zorunda kaldığıdır. Yani Dünya, artık Roma İmparatorluğu'nun dönemindeki gibi değil. Amerika'nın askeri, ekonomik egemenliği ve eylemleri hukuksal bir temele dayandırılmak zorunda.
-Tüm bu gelişmelere rağmen BM'nin gelecekte bir rolü ve önemi olacak mı?
Tabii buna kesin inanıyorum. BM, gelecekte de uluslararası meselelerde çok önemli bir rol oynayacaktır. BM'nin Irak krizini önlemek istemesi, savaş ve savaş karşıtı devletler arasında arabuluculuk yapması, silah denetçileriyle çok iyi bir şekilde koordineli çalışması, sorunu Güvenlik Konseyi'nde detaylı bir şekilde tartışmaya açması ve gereken bütün siyasi çözüm araçlarına başvurmaya çalışmasının, bu kurumun zayıflamasından daha çok güçlenmesine yol açtığı görüşündeyim. Amerika'nın Irak'a her şeye rağmen savaş açması BM'yi zayıflatmamıştır. Tersine BM'nin ne kadar haklı ve gerçekçi bir kurum olduğunu göstermiştir. BM'nin bir yenilgi yaşadığı doğrudur. Fakat uluslararası camiada ne kadar önemli olduğu da ispatlanmıştır. Devletlerarası sorunların çözümü için hukuksal çözümlerin ne kadar önemli olduğunu bize göstermiştir.
Sorun şu: Eğer devletler uluslararası hukuka göre hareket ederlerse çözülmeyecek sorun yoktur. Bu da tek tek devletlerin sahip olduğu hukuk kültürlerine bağlıdır. Almanya Irak halkına insani yardımlar için hazır olduğunu dile getirmiştir. Fakat Amerika tarafından kendisinin bu hususta araç olarak kullanmak istemesine karşı çıkmaktadır. Tüm bunlar da Almanya ile Amerika'nın hangi konularda görüş ayrılıkları içinde olduğunu bize gösteriyor.
-Alman hükümeti bir yandan savaşa karşı olduğunu belirtiyor, diğer yandan da savaş bölgesinde askeri mürettebatı, erken uyarı uçakları Awacslar ve kimyasal silahların izlerini tespit eden Fuchs adlı tankları bulunuyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de Amerikan ve İngiliz uçaklarına hava sahasını açmış bulunuyor. Sizce Almanya da savaşın içinde mi?
Hayır, ben Almanya'yı böyle değerlendirmek istemem. Durum belirtildiği gibi değildir. Almanya açık bir şekilde savaşa karşı olan tutumunu göstermiştir. Almanya bu savaşa karşıdır. Bunun dışında da Almanya'nın, bu savaş karşıtı tutumundan dolayı diğer ülkeleri de savaş karşıtı bir yörüngeye çektiği görüşündeyim. Dünyada savaş karşıtı cephenin bu kadar güçlenmesinde bence Almanya'nın tutumu çok önemli bir rol oynamıştır. Savaş karşıtı olan devletler Almanya ile dayanışma içine girmişlerdir. Avrupa'da Almanya gibi güçlü olan bir ülkenin tutumu Fransa Devlet Başkanı Chirac ve Rusya Devlet Başkanı Putin için örnek teşkil etmiştir.Bence eğer Federal Almanya hükümeti savaş karşıtı bir çizgi izlemeseydi, belki ne barış hareketi ve ne de savaş karşıtı cephe bu kadar güçlü olabilirdi. Bölgede bulunan Almanya'nın silahları ve askerlerine gelince; tüm bunlar bence NATO'nun sorumluluk çerçevesinde olmasıdır. Ayrıca Almanya'nın bir bütün olarak Amerika ile ilişkilerini kopmaması için gösterdiği küçük bir jestidir. Bu da tabi işin başka yüzünü oluşturuyor. Bunlarla birlikte Almanya savaşa ortak olmamak için gereken yardımları çok az tutmuştur. Almanya'nın savaşa ortak olmamak istemesinin diğer işareti de, savaştan sonra harabeye çevrilmiş olacak Irak'ın inşasında yer almayacağını açık bir şekilde açıklamış olmasıdır. Almanya, Irak'ta bir temizlikçi firma olmayacağını ifade etmiştir.
-Daha savaş bitmiş değil Amerika Irak'ı ihaleye çıkarttı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her şeyden önce Amerikalılar en yağlı ihaleleri kendilerine alacaklarıdır. Başkalarının Irak'ta fazla kazanç sağlamalarına fırsat tanımayacaklardır. Amerikan şirketleri daha savaştan önce harekete geçmişlerdi. Irak'ın zenginlik kaynakları üzerinde, ilk olarak Amerikalılar söz sahibi olacaklardır ve sömüreceklerdir. Bunun dışında da başka devletlerin şirketlerini az denecek bir oranda ortak etmeye çalışacaklar ve hatta Irak'ta yaptıklarına sonradan savaşa meşruiyet kazandırmak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde bir karar çıkartılmasına uğraşacak ve ortak etmeye kalkışacaktır. Çıkartılan 1441 Sayılı karar için çaba gösterdiklerini biliyoruz. Fakat savaşa bir meşruiyet kazandırmak isteyen bir kararın çıkması imkansız görünüyor. Fransa da savaşa sonradan bir meşruiyet sağlayacak böyle bir karara -insani yardımları kapsasa bile- kesinlikle karşı olduklarını belirtmiştir. Fransa bu konuda Almanya ile de ortak görüşü paylaşmaktadır.
-Savaş sonrası Amerikalıların planları nelerdir?
Ana planları Irak'taki (Basra, Kerkük ve Musul) zengin petrol yataklarını sömürmek ve petrol sömürme haklarını kendi şirketlerine devretmektir. Amerika Irak'taki yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını ele geçirmek istiyor ve bunların üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar. Diğer devletleri bu kaynaklardan uzak tutacaklardır. Bu çerçevede hazır planları vardır. Bunun dışında Amerikan çıkarlarını garanti altına alacak -Afganistan da olduğu gibi- yeni bir hükümet atayacaklardır. Fakat Irak'ın nasıl bir devlet yapısına kavuşacağı -federasyon mu merkezi bir devlet mi-, tüm bunlar savaş sonrası Amerikan stratejisinin başka önemli bir parçasını oluşturuyor. Halen açık olan bu durum pazarlıklar konusudur. Bilindiği gibi savaşlar yapıcı değil yıkıcıdırlar.Belki bir konfederasyon çözümü!..
-Daha önceden olası bir Irak savaşında Kürtlerin kaybedenler arasında olacağını belirtmiştiniz. Halen aynı görüşü savunuyor musunuz?
Kürtlerin bu savaşta kaybedenler arasında olacağından korkuyorum. Bu konudaki endişelerim büyük. Kürtler Amerikan ve Türk çıkarları arasında kalıp yem olabilirler. Diğer yandan da KDP, YNK ve KADEK'in görüş ayrılıkları içinde de bulunmaları, bu savaşta kazançlı ve başarılı çıkmaları önünde büyük engeller teşkil edebilir. Bağımsız bir devlete sahip olmayacakları zaten biliniyor. Fakat Kürtlerin umut ettiği gibi Kerkük'ü merkez yapacak bir Kürt otonom ve federal bir yapısının da oluşacağına fazla sıcak bakmıyorum. Çünkü büyük bir ihtimal ile buna ne Amerikalılar ne de Türkler izin vermeyeceklerdir. Ben şahsen şu anda Irak'a karşı cepheye giren Kürtlerin geleceklerinden korkuyorum.
-Bu dedikleriniz Türkiye, Suriye ve İran'ın egemenliği altındaki Kürdistan parçaları için ne anlama geliyor?
Güney Kürdistan'daki sorunun büyüyüp başka ülkelere de sıçraması halinde -fakat büyük bir olasılık değil- belki bir konfederasyon çözümünü bu bölgede gündeme getirebilirler. Ama şu anda gördüğüm kadarıyla ne Türkiye, ne İran ne de Suriye buna hazırlıklıdırlar, 'ulusal dokunulmazlık' ve bütünlüklerini ön planda tutmaktadırlar. Kürdistan kelimesini bile ağızlarına almamaktadırlar. Bu ülkeler şimdilik Kürdistan için bir çözüme hazırlıklı değiller. Kürdistan üzerindeki hakimiyetlerinin devamından yana oldukları gibi federatif bir çözümden de uzaktırlar. Bu devletler ayrıca savaştan sonra bir Irak'ta daha da güçlenmiş bir Kürt otonomisine karşıdırlar ve engellemeye çalışacaklardır. Fakat tüm bunlara rağmen Amerika'nın himayesi veya denetiminde bir yapı bir devlet veya otonomi oluşumu ortaya çıkabilir.
Böyle bir ortamda bu sefer Kürtler arasındaki sorunlar böyle bir oluşumun önünde bir engel teşkil edebilir. Birbirleriyle iç sorunlarından dolayı uğraşacak olan Kürtler, sahip olacakları böyle büyük bir otonom yapıyı zayıf bir duruma düşmesine neden olabilirler./by Reşad ÖZKAN/RÖ
1 nisan 2003/Özgür Politika/Kurdistan Post
5. Juni 2008
Alman devletinin göç(men) politikası
Merkel Hükümetinin düzenlediği “Uyum Zirvesi” ile iyice gündemleşen “Göçmen Yasası” tartışmalarına Almanya’da yaşayan göçmenlerin temsilcileri tepki gösterdi.
Göçmenlerin sorusu şu: Alman devletinin göçmen politikasının tarihsel arka planında neler var?Almanya’da yaşayan göçmenleri ilgilendiren yasal düzenlemeler tartışma konusu. Merkel Hükümetinin düzenlediği “Uyum Zirvesi” ile iyice gündemleşen “Göçmen Yasası” tartışmalarına Almanya’da yaşayan göçmenlerin temsilcileri tepki gösterdi. Peki Alman devletinin göçmen politikasının tarihsel arka planında neler var? Almanya’nın bir dönem göçmen işçileri ülkesine davet etmek için özel yasalar çıkarırken, günümüzde göçmenlerin Almanya’da kalma koşulları neden zorlaştırılıyor? Bunun ardında Almanya’nın yaşadığı ekonomik kriz mi var, yoksa Almanya’daki yabancı düşmanlığı mı yeniden canlandırılıyor?
Bu soruların yanıtlarını bulmak için öncelikle “göçmenlik olgusu”na ve Almanya’nın geçmişteki “Göçmen politikalarına” bakmakta fayda var.Milyonlarca insan üstünde doğup büyüdükleri topraklarını ev ve yurtlarını terk edip başka topraklara, tamamıyla yabancı oldukları, dillerini bilmedikleri, kültürlerini tanımadıkları başka ülkelere yerleşiyor. Başka topluluklara katılıyorlar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapılan açıklamalara göre şu anda iç savaşlar nedeni ya da yoksulluk nedeni ile anayurtlarını terketmiş 200 milyona yakın göçmen dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunuyor. Dünya çapında büyük bir haraketlilik gösteren uluslararası Göç akışında işkence, idam ve savaşlardan yakasını kurtarmak isteyen siyasi mültecilerden tutun, geleneksel yaşam biçimlerinden, kapitalist ekonomik sömürünün ve yoksulluğun pençesinden kurtulmaya çalışan mesleksiz emekçiden yüksek eğitimli uzamana kadar insanlar bulunuyor. Milyonlarca insan adeta birdenbire köklerinden kopartılan, sonu görülmeyen bir karanlık boşluğa doğru yuvarlanıyor. Bunların çoğu daha hedefleri olan ülkelere ulaşamadan ya soğuktan ölüyor, ya da güvenlik güçlerin kurşunlarina hedef oluyorlar veya Avrupa kapısında Akdeniz derinliklerinde boğulup kaybolup gidiyorlar. Hedef ülkeye ulaşanların çoğu ya sınırları koruyan güvenlik güçleri tarafından yakalanıp apar topar geldikleri yerlere geri gönderiliyorlar veya geçici olarak mülteci toplama kamplarına koyuluyorlar. Çoğu vardıkları ülkelerde ya kısa olarak kalıyorlar ya da ömürleri boyunca yerleşiyorlar. Ondan sonra ya yıllarca mülteci yurtlarında tüm sosyal-ekonomik ve demokratik haklarından yoksun olarak kaderlerine terkediliyorlar veya şansları varsa yasaların ve kanunların elverdikçe ailelerini yanlarına getiriyorlar veya üç-beş kuruş kazanmaya çalışıp geçinmeye çalışıyorlar. Göç ve mülteci “akınına“ uğrayan devletlerin çoğu şu veya bu şekilde çıkardıkları tutucu-radikal yasalarla Göçü sınırlandırmayı, önlemeyi veya yönlendirmeye çalıştıkları biliniyor. Bu ülkelerin başında ise Fransa ve Federal Almanya Cumhuryeti geliyor. Almanya`nın göç politikası 2. Dünya savaşının yıkıntılarını yeniden inşaa etmek ve ekonomiyi canlandırmak için Almanya`ya yabancı işçi göçü Türkiye, İtalya, Portekiz, Fas v.s. gibi dış ülkelerden 1960`lı yıllardan sonra yoğun olarak başlamıştır. Daha önceden de İskandinav, Doğu Avrupa ve İtalya gibi ülkelerden Almanya`ya işçi göçün olduğu biliniyor. 1951 yıllarına kadar Almanya`da 600 bine yakın yabancı işçi bulunuyordu. Bu rakam Almanya ile birçok ülke arasında 1961 yıllarından sonra imazalanan “Göç Alımı Anlaşması“yle itibaren yükselmeye başlamıştır. Federal Almanya’ya ilk anlaşmalı işçi alımı 1955 yılından sonra İtalya ile başlayıp bunu 1960 yılında bunu İspanya ve Yunanistan izlemiştir. 1964`de Portekiz 1965`te Tunus ile Fas ve 1968 yılında eski Yugoslavya`dan Almanya`ya işçi akımı başlamıştır.. Türkiye`den ise “misafir işçi“ alımı 1961 yılından itibaren olmuştur. İki ülke arasında imzalanan “Göç Alımı Anlaşması”yla Türk pasaportlarını taşıyanlara Almanya`da çalışma kapısı açılmıştır. Daha sonra Türkiye ile dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında 1963 yılında Ortak Ekonomik Anlaşma`nın imzalanması Türk ve Kürt Göçünü Almanya`ya yoğunlaşması 1973-1979 yılları arasında Alman hükümetinin işçi alımını tam olarak durdurma veya oldukça sınırlandırma politikasına gitmiştir (Anwerbestop veya Konsolidierung politikası). Göçü ve işçi akışını planlı kontrol etmeye çalışan Almanya ilk kez 1965 yılında bir “yabancılar kanunu”nu kabul etmiştir. Böylece 1964 yılından bu yana temel sosyal ve Anayasal demokratik hakların çoğundan men edilen Göçmenler “Yabancılar yasası“ ile yönetilmişlerdir. 1991 yılları başında Kohl hükümeti Göçmenlerin yaşam koşullarını göz önünde bulundurmayan bu yasada temel değişikliklere gitmek zorunda kalıp, yeni bir “yabancılar kanununu“ çıkartmaya gitmiştir. Kuşkusuz Kohl hükümetinin yeni yasası beraberinde yeni kolaylıkları getirmeyi de ihmal etmemiştir.Bu sefer Almanya`ya “misafir işçi“ olarak gelenler bu ülkeye yerleşmeye başlayıp geride kalan aile ve çocuklarını da “Aile Birleşimi“ kapsamında getirmeye başlamışlardır. Almanya`ya gelen Türk pasaportluların nüfusları 1961 yılında 7-8 bin civarında bulunurken bu rakam 90`lı yılların başında daha da yükselip günümüzde 2 milyonu aşmıştır. (İlişikteki grafiklere bakınız). Artık 1990 yıllarından sonra Almanya`ya Göç evlilik, birinci derecedeki yakınlarını yanına getirme, iltica ve kalifeyli uzmanların getirilmesi şeklinde gerçekleşmekte ve nicelikten büyük bir niteliğe bürünmüş bulunmaktadır. 1993 yılında dönemin Helmuth Kohl hükümeti tarafından Sosyal Demokratların desteğiyle hukuki olarak iltica hakkını adeta yok etmesi bu ülkeyi sığınacak bir yer zanneden mülteceilere de kapılar radikal bir şekilde kapanmıştır. 1987 yılında Alman makamlarına iltica başvurusunda bulunan mültecilerin sayısı 57 bin iken bu rakam 1992 yılında 400 bin civarında bulunuyordu. İltica hakkını koruma altına alan Alman Anayasasının 16a maddesinin değiştirilmesiyle birlikte iltica başvurularında büyük bir ölçekte düşüş olup 1998 yılında açıklanan verilerde Almanya`ya yıllık iltica başvuruları 100 bine düşmüş oluyordu.1949-1999 yılların sonuna kadar özellikle iş başına gelen tüm Alman hükümetleri Göçmenlere “gidici ve misafir işçi“ gözüyle bakmışlar uyum ve teşvik politikalarını ciddi bir şekilde gündemlerine almamışlardır. Helmuth Kohl çağı olarak Alman tarihine geçen Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU ve Hür Demokrat Parti (FDP)`nin 16 yıllık hükümet saltanatının yıkılmasından sonra 1999 yılında işbaşına gelen Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller Partisi ortak koalisyon hükümeti ciddi bir şekilde - ancak Alman iş piyasasını ve ekonomik çıkarlarını ön planda tutan- “yabancıların Alman toplumuna uyumu“ için Göç politikasını gündemlerine almışlar, “misafir“ işçilerin “gidici“ olmadıklarını, artık Almanya`ya yerleşmiş olduklarını kabul edip Almanya`nın bir Göç ülkesi olduğunun da farkına varmışlardır.Bu olumlu gelişme şimdiki haliyle içi boşaltılmış olsa da bir Göç yasasının vücuda gelmesini sağlamıştır. Böylece artık söyle veya böyle bir şekilde Almanın sağcısı, solcusu, liberali veya dincisi olsun Almanya`nın bir Göç ülkesini doğrudan olmasada kabul etmek zorunda kalmıştır. 2005 yılının sonunda Merkezi Wiesbaden’de bulunan Federal İstastik Dairesinin yayınladığı verilere göre Almanya`da toplam olarak 6 milyon 755 bin 811 “yabancı işçi“ yaşıyordu (grafik 2). Birinci grafikte yer alan veriler ise Almanya`da daha çok Göçmenin yaşadığını bize gösteriyor. Bu grafikteki veriler Eyaletler ve Federal İstastik Dairelerinin Almanya`da gerçekten kaç milyon Göçmenin (7 milyon 289 bin 149 kişi) yaşadığı konusunda hemfikir olmadıklarını bize gösteriyor. Her iki grafikte de yer alan veriler Almanya`da yaşayan Avrupa Birliği’ne (AB) üye 26 ülkenin vatandaşlarını da kapsamaktadır.
-II-
Ulusal merkezli uyum’ politikları ve ‘üst kültür’
Almanya açık bir şekilde göçmenlerin yaşam tarzlarını ve kültürel yapılarını ikinci plana iten ‘ulusal merkezli uyum’ politiklarında ‘üst kültürünü’ göçmenlere dayatan, ekonomik üstünlüğü elden kaçırmamak için ekonomik çıkarlarını ön plana koyan bir politika izliyor.
Nüfus araştırmacılarına göre 2030 yılında Almanya’da yaşayan nüfusun çoğunu yaşlı nesil oluşturcaktır. 70 yaşındakilerin nüfusu ortalama 40 yaşındakilerin üstünde olacak. Demografik yapının istikrarı ve iş piyasasındaki insan açığının kapatılması için şimdiden gerçekçi modellerin üretilmesi talep ediliyor. Birleşmiş Milletler’in (BM) yaptığı hesaplamalara göre 2050 yılına kadar Alman nüfusunda yüzde 20’ye kadar bir gerileme olacak. Doğum oranı oldukça gerileyecek. Bu da ekonomi ve iş piyasası için büyük bir açığın olacağı anlamına gelecek. BM’ye göre Alman nüfusunu gelecek 40 veya 50 yılda bugünkü seviyede tutmak için brüt olarak yılda 1 milyon 500 bin göçmene ihtiyaç olacaktır. Araştırmacılara göre toplumun yaşlılaşmasında sadece doğum oranlarının gerilemesi bir neden değil, aynı zamanda sosyal ve sağlık sistemi, iyi yaşam standartları yaşama ömrünü ortalamanın üstünde uzatıyor.Örneğin şimdilik Almanya’da 60 yaşındakilerin oranı nüfusun yüzde 21.8’i oluşturuyor. Bu oranın 2050 yılına kadar yüzde 40’ın üzerine çıkacağı hesaplanıyor. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde emeklilik sistemini nasıl ve kimler tarafından finanse edileceği sorusu gündeme gelecektir. Demek ki demografik değişiklikler Almanya’nın iş piyasasında büyük bir oranda bir iş gücü açığına neden olacaktır. Buradan yola çıktığımızda işbaşında olan ya da gelecek olan federal hükümetlerin yapıcı ve “uzlaşıcı“ olmaları, göçmenlerin yaşam koşullarını, sosyal ve demokratik haklarını göz önünde bulunduracak, ırkçı ve milliyetçilikten uzak bir demokratik göç politikası izlemeleri gerekmektedir. Böyle bir göç politikası artık çoktan beri “yerli“ olan göçmenlerin ve Alman toplumunun yararına olacaktır. Kültürlerin iç içe geçtiği, sınırların artık aşıldığı bu global çağda “Üstün“ Alman kültürünün kabülünü şart koşan, antiterör güvenlik ve asimilasyoncu yasakçı politikalar Almanya’yı hiç bir yere götürmeyecektir. Eritme politikası değil kardeşçe iç içe-birlikte yaşama politikaları herkesin çıkarına olacaktır.
Alman göç politikasının temel hatları Almanya açık bir şekilde göçmenlerin yaşam tarzlarını ve kültürel yapılarını ikinci plana iten “ulusal merkezli uyum“ politikası izlemektedir. Diğer bir deyimle ulusal kültürünü-üst kültürü göçmenlere dayatan, global rekabet üstünlüğünü elinde tutmak için ekonomik çıkarlarını ve iş piyasasını ön plana koyan tutucu bir göç politikası izlemektedir. “Uluslararası terörizmle mücadele“ kapsamında bir iç güvenlik politikası olarak da kabul edilen Alman göç politikası, özellikle göçü önleme, yönlendirme, sınırlandırma ve Alman “üst kültürü ve kan bağını“ korumak için asimilayoncu temele dayanmaktadır. Alman etnik kökenden gelmeyen eski Alman içişleri bakanı ve içi boşaltılan göç yasasının mimarlarından olan Sorp(Almanya’nın kuzeyinde yaşayan bir azınlık) kökenli Otto Schily bu politikayı açık bir şekilde şöyle ifade etmiştir: ”Ben içişleri bakanı olduğum sürece Almanya’da çok dilli resmi lehvalar olmayacaktır.”
Bu önemli politikaların dışında özet olarak Alman göç politikasını şu başlıklar altındaa toplayabiliriz: * Uzun vadeli olarak “Göçe ve mülteciliğe neden olan kaynaklarla mücadele edip göçmenlerin geldikleri ülkelere ekonomik ve kalkınma yardımlarını yapmak. Göçmenlerin/Mültecilerin geldikleri ülkelere geri dönüşlerini yeniden sağlamak için insan hakları ihlalerini sıfıra indirmeye çalışmak!“ Elden geldiğince göçmenleri sosyal sistemin dışında tutmaya gayret etmek ve ‘ucuz işgücü’ olarak kullanmak (önce Almanlar sonra yabancılar!) *Alman iş piyasasının bünyesinin hazmedebileceği ve ancak ihtiyaç duyabileceği kalifiyeli işçi veya bilgisayar uzmanlarını içeriye bırakmak ve onlara kolaylıklar sağlamak. Ve elden geldiğince ucuza çalıştırmak. *Almanya’ya gelmelerine izin verilecek ‘kaliteli’ işçilerin (uzmanların) ve aile birleşimi kapsamında getirileceklerin Alman toplumuna ve yaşam koşullarına uyum sağlamaları için önlemlerini önceden almak. * İş piyasasasındaki insan açığını kapatmak için Demografik yapıyı ayakta tutmaya çalışmak. Global ekonomi ve ticaret yarışından geri kalmamak için, Göçü yönlendirme araçlarıyla, zamanı sınırlı göçü kolaylaştırmak ve onu sıkı kontrol altına almak... v.s..
YENİ GÖÇ YASASINDA NELER VAR?
OturumOturum izni şekillerin sayısı 5’ten 2’ye düşürüldü. Özel oturma izni (Aufenthaltsbefugnis), amaca bağlı oturma izni (Aufenthaltsbewilligung), süreli ve süresiz oturma izni (befristete und unbefristete Aufenthaltserlaubnis) ve oturma hakkı (Aufenthaltsberechtigung) yerine bundan sonra sadece süreli oturma izni ile süresiz yerleşme izni olacak. Yeni oturma yasasına göre, oturum, oturum izni şekillerini değil, Almanya’da bulunma amaçlarına (örneğin eğitim, iş, aile birleşimi, hümaniter nedenler) göre verilecek. İşgücü göçüGöçte ‘yüksek ehliyetli kişilere’ öncelik tanınacak. Açığın olduğu çalışma alanları için ülkeye göç edecek olan iş gücüne baştan itibaren yerleşme izni verilecek. Ayrıca serbest meslek insanların Almanya’ya gelişini teşvik etmek amacıyla en az 1 milyon Euro yatırım yapan ve en az 10 kişiye iş verecek olan serbest meslek insanlarına oturma izni verilecek. Okumak amacıyla Almanya’ya gelen başarılı üniversite öğrencileri, mezun olduktan sonra iş aramak amacıyla bir yıl daha ülkede kalabilecek. Çalışma izni bundan sonra oturumla birlikte yabancılar dairesi tarafından verilecek. İltica ve insani göçAB hukukuna bağlı olarak devletten gelmeyen baskı da iltica gerekçesi olabilecek. Örneğin cinsiyet nedeniyle yaşama hakkı tehlikeye girdiğinde iltica başvurusu kabul görülebilir. İltica başvuruları kabul edilmeyen, ancak sınırdışı da edilemeyen 180 bin ilticanın sahip olduğu “Duldung” statüsünün ortadan kaldırılması hedefleniyor olsa da, “ince ayarlama” aracı olarak bundan sonra da devrede kalacak. Sınırdışının 18 ay içinde gerçekleştirilememesi durumunda, zincirleme Duldung’ları önlemek için oturma iznin verilebileceği belirtiliyor. Ancak sınırdışı ilticacı kimliğini gizler veya vatandaşı olduğu ülkeden pasaport almayı reddederse oturum verilmeyecek. Yeni düzenlemeye göre 1. Temmuz 2007 tarihinde aralıksız olarak en az 8 yıl Almanya’da yaşamış olan bekarlar veya bu tarihte en az 6 yıl Almanya’da yaşamış olan ve kreş veya okula giden bir çocuğa sahip olan aileler belli şartlar altında oturum alabilecek. Ancak bu düzenleme “aşırıcılık veya terörizme bağlı” olan yabancılar için geçerli değil denilmekte. Aynı zamanda kasıtlı bir suçtan ceza almış olanlar da devredışı bırakılıyor. Eğer ailenin bir üyesi bir suç işlemişse, bütün aile düzenlemenin dışında tutulacak. Bir diğer koşul da yeterince Almanca bilmek.
Eğer bu koşullar yerine getiriliyorsa, 31 Aralık 2009 tarihine kadar süreli çalışma ve oturma izni verilecek. Sözkonusu kişiler 31 Aralık 2009’tan önceki 9 ay boyunca geçimlerini kendi başlarına sağladıklarını ve 1 Ocak 2010’dan itibaren sürekli çalışma yerine sahip olacaklarını ispatlayabiliyorlarsa, oturumları uzatılacak. Bunu yapamayan sığınmacıların ise sınırdışı edileceği belirtiliyor. “Küçük iltica” sahipleri, sığınma hakkı olanların sahip olduğu oturumun aynısını ve çalışma iznini alacak. İlk etapta üç yıl süreli oturum izni verilecek. Eğer iltica koşulları üç yıl aradan sonra hala devam ediyorsa ve gelinen ülkedeki durumlar değişmediği durumda yerleşme izni de verilebilecek. İltica işlemlerinin daha hızlı bitebilmesi amacıyla bürokratik değişikliklere gidilecek. Ülkesinde baskı yaşamadan Almanya’ya gelen ve burada yürüttüğü faaliyetler nedeniyle ülkesinde baskı ve takip koşullarını yaratan kişilere bundan sonra “küçük iltica” verilmeyecek. Uyum2005 yılında kurulan Göç ve Mülteciler Dairesi (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge) göçmenlere dönük entegrasyon kurslarının geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesinden sorumlu olacak.
Merkezi Yabancılar Sicili’nin tutulması dairenin görev alanına girdiği gibi, ‘gönüllü dönüş’ün desteklenmesi ve teşvik edilmesinden de sorumludur. Aynı zamanda yabancılar daireleri, çalışma daireleri ve Alman büyükelçilikler arasındaki koordinasyon da Göç ve Mülteci Dairesi tarafından yapılacak. Yeni göç edenlerin uyum kurslarına katılımı zorunlu. Katılımın eksik veya hiç gerçekleşmemesi, oturumun uzatılmaması için neden sayılacak. Uzun süreden beri Almanya’da yaşayan ve işsizlik parasını (Arbeitslosengeld II) alan veya uyum sağlamadığı düşünülen göçmenlerin de kurslara imkanlar doğrultusunda katılması zorunlu. İşsizlik parasını alıp da, entegrasyon kursuna katılmayan yabancıların yardımı kursun süresi kadar kesilebilir. Kursa katılanların evde bakılması gereken çocukları olması durumunda, çocuk bakım giderleri eyaletler tarafından üstlenecek. GüvenlikGöçmenler, en üst eyalet makamların haklarında “gerçeklere dayalı tehlike tahmininde” bulunması durumunda sınırdışı edilebilecek. Yani makamların gözünde ülkenin güvenliğini tehdit eden bir kişi, oturumu olduğu halde ülkesine geri gönderilebilecek. Göçmenler, buna karşın sadece Federal İdare Mahkemesi’ne başvurma imkanına sahip. Eğer memlekette işkence veya idam cezası gibi bir tehdit bulunursa, sözkonusu kişilerin hakları ciddi ölçüde sınırlandırılabilir. Örneğin ikamet ettiği şehrin dışına çıkması yasaklanabilir ve günlük veya haftalık imzaya çağrılabilir. Almanya’nın terörist olarak nitelendirdiği bir örgüte geçmişte veya günümüzde üye olan veya bu örgütü desteklemiş/destekliyor olan bir yabancı, bu nedenden dolayı sınırdışı edilebilir. Yasak derneklerin yöneticileri sınırdışı edilebilir.
“Düşünsel kundakçılar” da sınırdışı edilebilir. Örneğin toplumun güvenliğini ve düzenini bozan tahriklerde bulunan bir kişi bu sebeple ülkesine geri gönderilebilir. Oturumun verilmesinden veya Alman vatandaşlığına geçişten önce Federal Anayasayı Koruma Örgütü’nden başvurucu hakkında bilgi istenecektir. AB vatandaşlarıAB’ye üye olan devletlerin vatandaşlarına bundan sonra oturum izni verilmeyecek. Bu vatandaşların sadece nüfus kayıt ve tescil makamlarında kayıt yaptırmaları yeterli olacak. Almanya’da yaşayan AB vatandaşlarının da imlanlar dahilinde entegrasyon kurslarına katılması öngörülüyor. Aile birleşimi Eşler bundan sonra sadece 21 yaşından itibaren Almanya’ya gelebilecek ve gelirken Almanca temel dil bilgilerine sahip olduklarını ispatlamaları gerekecek./by Reşad ÖZKAN/RÖ
Göçmenlerin sorusu şu: Alman devletinin göçmen politikasının tarihsel arka planında neler var?Almanya’da yaşayan göçmenleri ilgilendiren yasal düzenlemeler tartışma konusu. Merkel Hükümetinin düzenlediği “Uyum Zirvesi” ile iyice gündemleşen “Göçmen Yasası” tartışmalarına Almanya’da yaşayan göçmenlerin temsilcileri tepki gösterdi. Peki Alman devletinin göçmen politikasının tarihsel arka planında neler var? Almanya’nın bir dönem göçmen işçileri ülkesine davet etmek için özel yasalar çıkarırken, günümüzde göçmenlerin Almanya’da kalma koşulları neden zorlaştırılıyor? Bunun ardında Almanya’nın yaşadığı ekonomik kriz mi var, yoksa Almanya’daki yabancı düşmanlığı mı yeniden canlandırılıyor?
Bu soruların yanıtlarını bulmak için öncelikle “göçmenlik olgusu”na ve Almanya’nın geçmişteki “Göçmen politikalarına” bakmakta fayda var.Milyonlarca insan üstünde doğup büyüdükleri topraklarını ev ve yurtlarını terk edip başka topraklara, tamamıyla yabancı oldukları, dillerini bilmedikleri, kültürlerini tanımadıkları başka ülkelere yerleşiyor. Başka topluluklara katılıyorlar. Birleşmiş Milletler (BM) tarafından yapılan açıklamalara göre şu anda iç savaşlar nedeni ya da yoksulluk nedeni ile anayurtlarını terketmiş 200 milyona yakın göçmen dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış bulunuyor. Dünya çapında büyük bir haraketlilik gösteren uluslararası Göç akışında işkence, idam ve savaşlardan yakasını kurtarmak isteyen siyasi mültecilerden tutun, geleneksel yaşam biçimlerinden, kapitalist ekonomik sömürünün ve yoksulluğun pençesinden kurtulmaya çalışan mesleksiz emekçiden yüksek eğitimli uzamana kadar insanlar bulunuyor. Milyonlarca insan adeta birdenbire köklerinden kopartılan, sonu görülmeyen bir karanlık boşluğa doğru yuvarlanıyor. Bunların çoğu daha hedefleri olan ülkelere ulaşamadan ya soğuktan ölüyor, ya da güvenlik güçlerin kurşunlarina hedef oluyorlar veya Avrupa kapısında Akdeniz derinliklerinde boğulup kaybolup gidiyorlar. Hedef ülkeye ulaşanların çoğu ya sınırları koruyan güvenlik güçleri tarafından yakalanıp apar topar geldikleri yerlere geri gönderiliyorlar veya geçici olarak mülteci toplama kamplarına koyuluyorlar. Çoğu vardıkları ülkelerde ya kısa olarak kalıyorlar ya da ömürleri boyunca yerleşiyorlar. Ondan sonra ya yıllarca mülteci yurtlarında tüm sosyal-ekonomik ve demokratik haklarından yoksun olarak kaderlerine terkediliyorlar veya şansları varsa yasaların ve kanunların elverdikçe ailelerini yanlarına getiriyorlar veya üç-beş kuruş kazanmaya çalışıp geçinmeye çalışıyorlar. Göç ve mülteci “akınına“ uğrayan devletlerin çoğu şu veya bu şekilde çıkardıkları tutucu-radikal yasalarla Göçü sınırlandırmayı, önlemeyi veya yönlendirmeye çalıştıkları biliniyor. Bu ülkelerin başında ise Fransa ve Federal Almanya Cumhuryeti geliyor. Almanya`nın göç politikası 2. Dünya savaşının yıkıntılarını yeniden inşaa etmek ve ekonomiyi canlandırmak için Almanya`ya yabancı işçi göçü Türkiye, İtalya, Portekiz, Fas v.s. gibi dış ülkelerden 1960`lı yıllardan sonra yoğun olarak başlamıştır. Daha önceden de İskandinav, Doğu Avrupa ve İtalya gibi ülkelerden Almanya`ya işçi göçün olduğu biliniyor. 1951 yıllarına kadar Almanya`da 600 bine yakın yabancı işçi bulunuyordu. Bu rakam Almanya ile birçok ülke arasında 1961 yıllarından sonra imazalanan “Göç Alımı Anlaşması“yle itibaren yükselmeye başlamıştır. Federal Almanya’ya ilk anlaşmalı işçi alımı 1955 yılından sonra İtalya ile başlayıp bunu 1960 yılında bunu İspanya ve Yunanistan izlemiştir. 1964`de Portekiz 1965`te Tunus ile Fas ve 1968 yılında eski Yugoslavya`dan Almanya`ya işçi akımı başlamıştır.. Türkiye`den ise “misafir işçi“ alımı 1961 yılından itibaren olmuştur. İki ülke arasında imzalanan “Göç Alımı Anlaşması”yla Türk pasaportlarını taşıyanlara Almanya`da çalışma kapısı açılmıştır. Daha sonra Türkiye ile dönemin Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) arasında 1963 yılında Ortak Ekonomik Anlaşma`nın imzalanması Türk ve Kürt Göçünü Almanya`ya yoğunlaşması 1973-1979 yılları arasında Alman hükümetinin işçi alımını tam olarak durdurma veya oldukça sınırlandırma politikasına gitmiştir (Anwerbestop veya Konsolidierung politikası). Göçü ve işçi akışını planlı kontrol etmeye çalışan Almanya ilk kez 1965 yılında bir “yabancılar kanunu”nu kabul etmiştir. Böylece 1964 yılından bu yana temel sosyal ve Anayasal demokratik hakların çoğundan men edilen Göçmenler “Yabancılar yasası“ ile yönetilmişlerdir. 1991 yılları başında Kohl hükümeti Göçmenlerin yaşam koşullarını göz önünde bulundurmayan bu yasada temel değişikliklere gitmek zorunda kalıp, yeni bir “yabancılar kanununu“ çıkartmaya gitmiştir. Kuşkusuz Kohl hükümetinin yeni yasası beraberinde yeni kolaylıkları getirmeyi de ihmal etmemiştir.Bu sefer Almanya`ya “misafir işçi“ olarak gelenler bu ülkeye yerleşmeye başlayıp geride kalan aile ve çocuklarını da “Aile Birleşimi“ kapsamında getirmeye başlamışlardır. Almanya`ya gelen Türk pasaportluların nüfusları 1961 yılında 7-8 bin civarında bulunurken bu rakam 90`lı yılların başında daha da yükselip günümüzde 2 milyonu aşmıştır. (İlişikteki grafiklere bakınız). Artık 1990 yıllarından sonra Almanya`ya Göç evlilik, birinci derecedeki yakınlarını yanına getirme, iltica ve kalifeyli uzmanların getirilmesi şeklinde gerçekleşmekte ve nicelikten büyük bir niteliğe bürünmüş bulunmaktadır. 1993 yılında dönemin Helmuth Kohl hükümeti tarafından Sosyal Demokratların desteğiyle hukuki olarak iltica hakkını adeta yok etmesi bu ülkeyi sığınacak bir yer zanneden mülteceilere de kapılar radikal bir şekilde kapanmıştır. 1987 yılında Alman makamlarına iltica başvurusunda bulunan mültecilerin sayısı 57 bin iken bu rakam 1992 yılında 400 bin civarında bulunuyordu. İltica hakkını koruma altına alan Alman Anayasasının 16a maddesinin değiştirilmesiyle birlikte iltica başvurularında büyük bir ölçekte düşüş olup 1998 yılında açıklanan verilerde Almanya`ya yıllık iltica başvuruları 100 bine düşmüş oluyordu.1949-1999 yılların sonuna kadar özellikle iş başına gelen tüm Alman hükümetleri Göçmenlere “gidici ve misafir işçi“ gözüyle bakmışlar uyum ve teşvik politikalarını ciddi bir şekilde gündemlerine almamışlardır. Helmuth Kohl çağı olarak Alman tarihine geçen Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU ve Hür Demokrat Parti (FDP)`nin 16 yıllık hükümet saltanatının yıkılmasından sonra 1999 yılında işbaşına gelen Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller Partisi ortak koalisyon hükümeti ciddi bir şekilde - ancak Alman iş piyasasını ve ekonomik çıkarlarını ön planda tutan- “yabancıların Alman toplumuna uyumu“ için Göç politikasını gündemlerine almışlar, “misafir“ işçilerin “gidici“ olmadıklarını, artık Almanya`ya yerleşmiş olduklarını kabul edip Almanya`nın bir Göç ülkesi olduğunun da farkına varmışlardır.Bu olumlu gelişme şimdiki haliyle içi boşaltılmış olsa da bir Göç yasasının vücuda gelmesini sağlamıştır. Böylece artık söyle veya böyle bir şekilde Almanın sağcısı, solcusu, liberali veya dincisi olsun Almanya`nın bir Göç ülkesini doğrudan olmasada kabul etmek zorunda kalmıştır. 2005 yılının sonunda Merkezi Wiesbaden’de bulunan Federal İstastik Dairesinin yayınladığı verilere göre Almanya`da toplam olarak 6 milyon 755 bin 811 “yabancı işçi“ yaşıyordu (grafik 2). Birinci grafikte yer alan veriler ise Almanya`da daha çok Göçmenin yaşadığını bize gösteriyor. Bu grafikteki veriler Eyaletler ve Federal İstastik Dairelerinin Almanya`da gerçekten kaç milyon Göçmenin (7 milyon 289 bin 149 kişi) yaşadığı konusunda hemfikir olmadıklarını bize gösteriyor. Her iki grafikte de yer alan veriler Almanya`da yaşayan Avrupa Birliği’ne (AB) üye 26 ülkenin vatandaşlarını da kapsamaktadır.
-II-
Ulusal merkezli uyum’ politikları ve ‘üst kültür’
Almanya açık bir şekilde göçmenlerin yaşam tarzlarını ve kültürel yapılarını ikinci plana iten ‘ulusal merkezli uyum’ politiklarında ‘üst kültürünü’ göçmenlere dayatan, ekonomik üstünlüğü elden kaçırmamak için ekonomik çıkarlarını ön plana koyan bir politika izliyor.
Nüfus araştırmacılarına göre 2030 yılında Almanya’da yaşayan nüfusun çoğunu yaşlı nesil oluşturcaktır. 70 yaşındakilerin nüfusu ortalama 40 yaşındakilerin üstünde olacak. Demografik yapının istikrarı ve iş piyasasındaki insan açığının kapatılması için şimdiden gerçekçi modellerin üretilmesi talep ediliyor. Birleşmiş Milletler’in (BM) yaptığı hesaplamalara göre 2050 yılına kadar Alman nüfusunda yüzde 20’ye kadar bir gerileme olacak. Doğum oranı oldukça gerileyecek. Bu da ekonomi ve iş piyasası için büyük bir açığın olacağı anlamına gelecek. BM’ye göre Alman nüfusunu gelecek 40 veya 50 yılda bugünkü seviyede tutmak için brüt olarak yılda 1 milyon 500 bin göçmene ihtiyaç olacaktır. Araştırmacılara göre toplumun yaşlılaşmasında sadece doğum oranlarının gerilemesi bir neden değil, aynı zamanda sosyal ve sağlık sistemi, iyi yaşam standartları yaşama ömrünü ortalamanın üstünde uzatıyor.Örneğin şimdilik Almanya’da 60 yaşındakilerin oranı nüfusun yüzde 21.8’i oluşturuyor. Bu oranın 2050 yılına kadar yüzde 40’ın üzerine çıkacağı hesaplanıyor. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi halinde emeklilik sistemini nasıl ve kimler tarafından finanse edileceği sorusu gündeme gelecektir. Demek ki demografik değişiklikler Almanya’nın iş piyasasında büyük bir oranda bir iş gücü açığına neden olacaktır. Buradan yola çıktığımızda işbaşında olan ya da gelecek olan federal hükümetlerin yapıcı ve “uzlaşıcı“ olmaları, göçmenlerin yaşam koşullarını, sosyal ve demokratik haklarını göz önünde bulunduracak, ırkçı ve milliyetçilikten uzak bir demokratik göç politikası izlemeleri gerekmektedir. Böyle bir göç politikası artık çoktan beri “yerli“ olan göçmenlerin ve Alman toplumunun yararına olacaktır. Kültürlerin iç içe geçtiği, sınırların artık aşıldığı bu global çağda “Üstün“ Alman kültürünün kabülünü şart koşan, antiterör güvenlik ve asimilasyoncu yasakçı politikalar Almanya’yı hiç bir yere götürmeyecektir. Eritme politikası değil kardeşçe iç içe-birlikte yaşama politikaları herkesin çıkarına olacaktır.
Alman göç politikasının temel hatları Almanya açık bir şekilde göçmenlerin yaşam tarzlarını ve kültürel yapılarını ikinci plana iten “ulusal merkezli uyum“ politikası izlemektedir. Diğer bir deyimle ulusal kültürünü-üst kültürü göçmenlere dayatan, global rekabet üstünlüğünü elinde tutmak için ekonomik çıkarlarını ve iş piyasasını ön plana koyan tutucu bir göç politikası izlemektedir. “Uluslararası terörizmle mücadele“ kapsamında bir iç güvenlik politikası olarak da kabul edilen Alman göç politikası, özellikle göçü önleme, yönlendirme, sınırlandırma ve Alman “üst kültürü ve kan bağını“ korumak için asimilayoncu temele dayanmaktadır. Alman etnik kökenden gelmeyen eski Alman içişleri bakanı ve içi boşaltılan göç yasasının mimarlarından olan Sorp(Almanya’nın kuzeyinde yaşayan bir azınlık) kökenli Otto Schily bu politikayı açık bir şekilde şöyle ifade etmiştir: ”Ben içişleri bakanı olduğum sürece Almanya’da çok dilli resmi lehvalar olmayacaktır.”
Bu önemli politikaların dışında özet olarak Alman göç politikasını şu başlıklar altındaa toplayabiliriz: * Uzun vadeli olarak “Göçe ve mülteciliğe neden olan kaynaklarla mücadele edip göçmenlerin geldikleri ülkelere ekonomik ve kalkınma yardımlarını yapmak. Göçmenlerin/Mültecilerin geldikleri ülkelere geri dönüşlerini yeniden sağlamak için insan hakları ihlalerini sıfıra indirmeye çalışmak!“ Elden geldiğince göçmenleri sosyal sistemin dışında tutmaya gayret etmek ve ‘ucuz işgücü’ olarak kullanmak (önce Almanlar sonra yabancılar!) *Alman iş piyasasının bünyesinin hazmedebileceği ve ancak ihtiyaç duyabileceği kalifiyeli işçi veya bilgisayar uzmanlarını içeriye bırakmak ve onlara kolaylıklar sağlamak. Ve elden geldiğince ucuza çalıştırmak. *Almanya’ya gelmelerine izin verilecek ‘kaliteli’ işçilerin (uzmanların) ve aile birleşimi kapsamında getirileceklerin Alman toplumuna ve yaşam koşullarına uyum sağlamaları için önlemlerini önceden almak. * İş piyasasasındaki insan açığını kapatmak için Demografik yapıyı ayakta tutmaya çalışmak. Global ekonomi ve ticaret yarışından geri kalmamak için, Göçü yönlendirme araçlarıyla, zamanı sınırlı göçü kolaylaştırmak ve onu sıkı kontrol altına almak... v.s..
YENİ GÖÇ YASASINDA NELER VAR?
OturumOturum izni şekillerin sayısı 5’ten 2’ye düşürüldü. Özel oturma izni (Aufenthaltsbefugnis), amaca bağlı oturma izni (Aufenthaltsbewilligung), süreli ve süresiz oturma izni (befristete und unbefristete Aufenthaltserlaubnis) ve oturma hakkı (Aufenthaltsberechtigung) yerine bundan sonra sadece süreli oturma izni ile süresiz yerleşme izni olacak. Yeni oturma yasasına göre, oturum, oturum izni şekillerini değil, Almanya’da bulunma amaçlarına (örneğin eğitim, iş, aile birleşimi, hümaniter nedenler) göre verilecek. İşgücü göçüGöçte ‘yüksek ehliyetli kişilere’ öncelik tanınacak. Açığın olduğu çalışma alanları için ülkeye göç edecek olan iş gücüne baştan itibaren yerleşme izni verilecek. Ayrıca serbest meslek insanların Almanya’ya gelişini teşvik etmek amacıyla en az 1 milyon Euro yatırım yapan ve en az 10 kişiye iş verecek olan serbest meslek insanlarına oturma izni verilecek. Okumak amacıyla Almanya’ya gelen başarılı üniversite öğrencileri, mezun olduktan sonra iş aramak amacıyla bir yıl daha ülkede kalabilecek. Çalışma izni bundan sonra oturumla birlikte yabancılar dairesi tarafından verilecek. İltica ve insani göçAB hukukuna bağlı olarak devletten gelmeyen baskı da iltica gerekçesi olabilecek. Örneğin cinsiyet nedeniyle yaşama hakkı tehlikeye girdiğinde iltica başvurusu kabul görülebilir. İltica başvuruları kabul edilmeyen, ancak sınırdışı da edilemeyen 180 bin ilticanın sahip olduğu “Duldung” statüsünün ortadan kaldırılması hedefleniyor olsa da, “ince ayarlama” aracı olarak bundan sonra da devrede kalacak. Sınırdışının 18 ay içinde gerçekleştirilememesi durumunda, zincirleme Duldung’ları önlemek için oturma iznin verilebileceği belirtiliyor. Ancak sınırdışı ilticacı kimliğini gizler veya vatandaşı olduğu ülkeden pasaport almayı reddederse oturum verilmeyecek. Yeni düzenlemeye göre 1. Temmuz 2007 tarihinde aralıksız olarak en az 8 yıl Almanya’da yaşamış olan bekarlar veya bu tarihte en az 6 yıl Almanya’da yaşamış olan ve kreş veya okula giden bir çocuğa sahip olan aileler belli şartlar altında oturum alabilecek. Ancak bu düzenleme “aşırıcılık veya terörizme bağlı” olan yabancılar için geçerli değil denilmekte. Aynı zamanda kasıtlı bir suçtan ceza almış olanlar da devredışı bırakılıyor. Eğer ailenin bir üyesi bir suç işlemişse, bütün aile düzenlemenin dışında tutulacak. Bir diğer koşul da yeterince Almanca bilmek.
Eğer bu koşullar yerine getiriliyorsa, 31 Aralık 2009 tarihine kadar süreli çalışma ve oturma izni verilecek. Sözkonusu kişiler 31 Aralık 2009’tan önceki 9 ay boyunca geçimlerini kendi başlarına sağladıklarını ve 1 Ocak 2010’dan itibaren sürekli çalışma yerine sahip olacaklarını ispatlayabiliyorlarsa, oturumları uzatılacak. Bunu yapamayan sığınmacıların ise sınırdışı edileceği belirtiliyor. “Küçük iltica” sahipleri, sığınma hakkı olanların sahip olduğu oturumun aynısını ve çalışma iznini alacak. İlk etapta üç yıl süreli oturum izni verilecek. Eğer iltica koşulları üç yıl aradan sonra hala devam ediyorsa ve gelinen ülkedeki durumlar değişmediği durumda yerleşme izni de verilebilecek. İltica işlemlerinin daha hızlı bitebilmesi amacıyla bürokratik değişikliklere gidilecek. Ülkesinde baskı yaşamadan Almanya’ya gelen ve burada yürüttüğü faaliyetler nedeniyle ülkesinde baskı ve takip koşullarını yaratan kişilere bundan sonra “küçük iltica” verilmeyecek. Uyum2005 yılında kurulan Göç ve Mülteciler Dairesi (Bundesamt für Migration und Flüchtlinge) göçmenlere dönük entegrasyon kurslarının geliştirilmesi ve gerçekleştirilmesinden sorumlu olacak.
Merkezi Yabancılar Sicili’nin tutulması dairenin görev alanına girdiği gibi, ‘gönüllü dönüş’ün desteklenmesi ve teşvik edilmesinden de sorumludur. Aynı zamanda yabancılar daireleri, çalışma daireleri ve Alman büyükelçilikler arasındaki koordinasyon da Göç ve Mülteci Dairesi tarafından yapılacak. Yeni göç edenlerin uyum kurslarına katılımı zorunlu. Katılımın eksik veya hiç gerçekleşmemesi, oturumun uzatılmaması için neden sayılacak. Uzun süreden beri Almanya’da yaşayan ve işsizlik parasını (Arbeitslosengeld II) alan veya uyum sağlamadığı düşünülen göçmenlerin de kurslara imkanlar doğrultusunda katılması zorunlu. İşsizlik parasını alıp da, entegrasyon kursuna katılmayan yabancıların yardımı kursun süresi kadar kesilebilir. Kursa katılanların evde bakılması gereken çocukları olması durumunda, çocuk bakım giderleri eyaletler tarafından üstlenecek. GüvenlikGöçmenler, en üst eyalet makamların haklarında “gerçeklere dayalı tehlike tahmininde” bulunması durumunda sınırdışı edilebilecek. Yani makamların gözünde ülkenin güvenliğini tehdit eden bir kişi, oturumu olduğu halde ülkesine geri gönderilebilecek. Göçmenler, buna karşın sadece Federal İdare Mahkemesi’ne başvurma imkanına sahip. Eğer memlekette işkence veya idam cezası gibi bir tehdit bulunursa, sözkonusu kişilerin hakları ciddi ölçüde sınırlandırılabilir. Örneğin ikamet ettiği şehrin dışına çıkması yasaklanabilir ve günlük veya haftalık imzaya çağrılabilir. Almanya’nın terörist olarak nitelendirdiği bir örgüte geçmişte veya günümüzde üye olan veya bu örgütü desteklemiş/destekliyor olan bir yabancı, bu nedenden dolayı sınırdışı edilebilir. Yasak derneklerin yöneticileri sınırdışı edilebilir.
“Düşünsel kundakçılar” da sınırdışı edilebilir. Örneğin toplumun güvenliğini ve düzenini bozan tahriklerde bulunan bir kişi bu sebeple ülkesine geri gönderilebilir. Oturumun verilmesinden veya Alman vatandaşlığına geçişten önce Federal Anayasayı Koruma Örgütü’nden başvurucu hakkında bilgi istenecektir. AB vatandaşlarıAB’ye üye olan devletlerin vatandaşlarına bundan sonra oturum izni verilmeyecek. Bu vatandaşların sadece nüfus kayıt ve tescil makamlarında kayıt yaptırmaları yeterli olacak. Almanya’da yaşayan AB vatandaşlarının da imlanlar dahilinde entegrasyon kurslarına katılması öngörülüyor. Aile birleşimi Eşler bundan sonra sadece 21 yaşından itibaren Almanya’ya gelebilecek ve gelirken Almanca temel dil bilgilerine sahip olduklarını ispatlamaları gerekecek./by Reşad ÖZKAN/RÖ
5. Mai 2008
Dr.Paech: Terror ist ein Strukturproblem
Interview
Nach Prof. Dr. Norbert Paech besteht nach dem 11. September eine große Gefahr, daß Nationale Befreiungsbewegungen, die um ihre Selbstbestimmungs- und Grundrechte kämpfen, nun unter den Terrorbegriff gefaßt werden, um sie besser militärisch bekämpfen zu können.
Seitdem das World Trade Center und das Amerikanische Verteidigungsministerium /Pentagon von angeblichen "islamisch-arabischen Terroristen" mit selbst gesteuerten und entführten US-Flugzeugen attackiert wurden, sind heftige Diskussionen um Art und Ursprung des "internationalen Terrorismus" entbrannt.
Hierbei muß man sich jedoch grundsätzlich folgende Fragen stellen:
-Was versteht man unter "Terrorismus"?
-Gibt es eine einheitliche undoffizielle Definition von Terrorismus?
-Wer begeht terroristische Akte und aus welcher Motivation heraus?
-Wie sieht Staatsterrorismus aus und welche Gefahr birgt er für die nationale Bewegung der Kurden?
Um diese Fragen wenigstens ansatzweise zu klären, haben wir sie einem international renommierten Völkerrechtler, der sich mit der kurdischen Nationalbewegung wissenschaftlich auseinandersetzt hat, gestellt. Es handelt sich um Herrn Professor Dr. Norbert Paech, Professor für Völkerrecht an der Universität Hamburg.
Herr Paech, Was ist Terrorismus? Gibt es - z.B. seitens der Vereinten Nationen - eine einheitliche Definition von Terrorismus? Wie würden Sie Terrorismus aus völkerrechtlicher Sicht definieren?
Paech : Die UNO ist seit den Siebziger Jahren dabei, sich mit dem internationalen Terrorismus auseinanderzusetzen. Das hängt mit den damaligen Flugzeugentführungen und den terroristischen Akten zusammen, die von einzelnen Bewegungen ausgegangen sind. Bis heute allerdings ist es nicht gelungen, sich auf einen einheitlichen Begriff des Terrorismus zu einigen. Das hängt an zwei Problemen: Während die einen terroristische Akte nicht nur als individuelle Akte von Verzweifelten oder von einzelnen Autonomen gesehen haben, sondern auch den Staatsterrorismus, der von etablierten Staaten ausgeht, in die Definition hineinnehmen wollten, wollten die anderen wiederum auch die Befreiungsbewegungen insgesamt unter den Begriff des Terrors subsumieren, um gleichzeitig einen Hebel gegen die Befreiungsbewegungen vom ANC bis zur PLO zu haben. Daran ist es gescheitert. Heute ist man darin übereingekommen, daß der Terrorismus nicht nur ein Phänomen von Einzelnen, von einzelnen Gruppen und mafiotischen Strukturen ist, sondern daß durchaus einzelne Staaten auch zu terroristischen Mitteln greifen können, welches Mittel der Gewalt sind, die nicht nur Gewalt ausüben, sondern auch unter der Bevölkerung Furcht, Schrecken und Panik erzeugen. Man hat sich auch darauf geeinigt, Befreiungsbewegungen, die Gewalt auf der Basis des Selbstbestimmungsrechts zur Befreiung ihrer Völker von rassistischer und kolonialistischer Beherrschung ausüben, nicht unter den Begriff des Terrors zu bringen. Daß die Zerstörung des World Trade Centers und der Absturz von Zivilmaschinen auf das Pentagon Akte des Terrors sind, ist vollkommen klar. Demgegenüber muß man aber auch sehen, daß Staaten wie die Türkei, wie aber auch Israel durchaus terroristische Maßnahmen gegen die Bevölkerung ergreifen und ich würde auch sagen, daß z.B. Akte wie der Abwurf der Atombomben von Nagasaki und Hiroshima Akte des Terrors sind, die über die Gewaltausübung hinaus unverhältnismäßigen Schrecken und unverhältnismäßige Zerstörung angerichtet haben.
Welche Konsequenzen hat der Angriff auf Amerika auf die kurdische Nationalbewegung?
Paech: Die Amerikaner sind dabei, Bewegungen als Terrorbewegungen zu stigmatisieren, die bisher unter dem Begriff der Befreiungsbewegungen doch legitim Gewalt ausgeübt haben, so z.B. die Hamas, die Gihad und die Hisbollah. Auch die PKK wird zweifelsohne jetzt wieder unter die Terrorbewegungen subsumiert, obwohl klar sein muß, daß sie erstens der Gewalt abgeschworen hat und zweitens, zur Zeit als sie Gewalt ausübte, das in der legitimen Ausübung ihres Selbstbestimmungsrechts getan hat. In der Tat sehe ich hier eine große Gefahr, daß jetzt Bewegungen, die um ihre Menschenrechte, ihr Selbstbestimmungsrecht und ihre Grundrechte kämpfen, einfach unter den Terrorbegriff gefaßt werden, um sie besser militärisch bekämpfen zu können.
Kann man Terror überhaupt beseitigen?
Paech : Der Terror hat so unendlich viele komplexe Vorbedingungen, daß es kein Rezept gibt, ihn zu beseitigen. Allerdings ist eines klar, daß man ihn durch Gegenterror und durch militärischen Krieg nicht besiegen kann, sondern es müssen Voraussetzungen wie die Armut, wie die Unterdrückung wie die Aussichtslosigkeit von Situationen beseitigt werden. Insgesamt handelt es sich um ein Strukturproblem dieser Weltgesellschaft, wo die Gleichberechtigung und die Selbstbestimmung der Völker und der Menschen eine Vorbedingung für eine Welt ist, in der es keinen Terror gibt.
Und wer pflegt die terroristischen Strukturen?
Paech: Das ist eine schwierige Frage. Meistens ist der Terror nur der Ausdruck der Verzweiflung, weil man mit anderen Mitteln nicht den Anteil am Wohlstand dieser Welt bekommt, der einem zustünde. Niemand bräuchte zu Mitteln des Terrors zu greifen, wenn er mit politischen und normalen Mitteln der Beteiligung einen Anteil zu einem menschenwürdigen Leben bekäme. Das müssen nur diejenigen, die das nicht können und es ist auch eine falsche Perspektive, wenn immer gesagt wird, die Terroristen sind nie die Armen, sondern eigentlich diejenigen, die ausgebildet sind und die am Wohlstand teilhaben. Es sind meistens diejenigen, die stellvertretend handeln für jene, die so in Armut leben, daß sie nicht mal zu Mitteln des Terrors greifen können. Es ist also immer eine Stellvertretersache.
Wollen alle Staaten die mit Amerika in Afghanistan Krieg führen den Terror bekämpfen?
Paech: Nein, meiner Ansicht nach ist der Krieg gegen Afghanistan ein für die Beseitigung des Terrors vollkommen untaugliches Mittel. Es ist vielleicht möglich, Bin Laden zu töten und auch seine sonstige Umgebung zu zerstören, aber der Aufwand hierzu und der Krieg, mit dem dieses Land überzogen worden ist, findet zweifelsohne aus geostrategischen und anderen Gründen statt. Man möchte ein Regime beseitigen, das man einmal unterstützt hatte, weil man glaubte, mit ihm bestimmte Interessen verfolgen zu können, die man heute jedoch mit diesem Regime nicht mehr verfolgen kann. Es sind geostrategische, ökonomische, politische Interessen, die in Zentralasien jetzt mit einer Regierung versucht werden, die man besser im Griff hat, die von einem abhängig ist, die bezahlt und die auch ernährt werden muß./by Reşad ÖZKAN/RÖ
16. 11.2001/München
Nach Prof. Dr. Norbert Paech besteht nach dem 11. September eine große Gefahr, daß Nationale Befreiungsbewegungen, die um ihre Selbstbestimmungs- und Grundrechte kämpfen, nun unter den Terrorbegriff gefaßt werden, um sie besser militärisch bekämpfen zu können.
Seitdem das World Trade Center und das Amerikanische Verteidigungsministerium /Pentagon von angeblichen "islamisch-arabischen Terroristen" mit selbst gesteuerten und entführten US-Flugzeugen attackiert wurden, sind heftige Diskussionen um Art und Ursprung des "internationalen Terrorismus" entbrannt.
Hierbei muß man sich jedoch grundsätzlich folgende Fragen stellen:
-Was versteht man unter "Terrorismus"?
-Gibt es eine einheitliche undoffizielle Definition von Terrorismus?
-Wer begeht terroristische Akte und aus welcher Motivation heraus?
-Wie sieht Staatsterrorismus aus und welche Gefahr birgt er für die nationale Bewegung der Kurden?
Um diese Fragen wenigstens ansatzweise zu klären, haben wir sie einem international renommierten Völkerrechtler, der sich mit der kurdischen Nationalbewegung wissenschaftlich auseinandersetzt hat, gestellt. Es handelt sich um Herrn Professor Dr. Norbert Paech, Professor für Völkerrecht an der Universität Hamburg.
Herr Paech, Was ist Terrorismus? Gibt es - z.B. seitens der Vereinten Nationen - eine einheitliche Definition von Terrorismus? Wie würden Sie Terrorismus aus völkerrechtlicher Sicht definieren?
Paech : Die UNO ist seit den Siebziger Jahren dabei, sich mit dem internationalen Terrorismus auseinanderzusetzen. Das hängt mit den damaligen Flugzeugentführungen und den terroristischen Akten zusammen, die von einzelnen Bewegungen ausgegangen sind. Bis heute allerdings ist es nicht gelungen, sich auf einen einheitlichen Begriff des Terrorismus zu einigen. Das hängt an zwei Problemen: Während die einen terroristische Akte nicht nur als individuelle Akte von Verzweifelten oder von einzelnen Autonomen gesehen haben, sondern auch den Staatsterrorismus, der von etablierten Staaten ausgeht, in die Definition hineinnehmen wollten, wollten die anderen wiederum auch die Befreiungsbewegungen insgesamt unter den Begriff des Terrors subsumieren, um gleichzeitig einen Hebel gegen die Befreiungsbewegungen vom ANC bis zur PLO zu haben. Daran ist es gescheitert. Heute ist man darin übereingekommen, daß der Terrorismus nicht nur ein Phänomen von Einzelnen, von einzelnen Gruppen und mafiotischen Strukturen ist, sondern daß durchaus einzelne Staaten auch zu terroristischen Mitteln greifen können, welches Mittel der Gewalt sind, die nicht nur Gewalt ausüben, sondern auch unter der Bevölkerung Furcht, Schrecken und Panik erzeugen. Man hat sich auch darauf geeinigt, Befreiungsbewegungen, die Gewalt auf der Basis des Selbstbestimmungsrechts zur Befreiung ihrer Völker von rassistischer und kolonialistischer Beherrschung ausüben, nicht unter den Begriff des Terrors zu bringen. Daß die Zerstörung des World Trade Centers und der Absturz von Zivilmaschinen auf das Pentagon Akte des Terrors sind, ist vollkommen klar. Demgegenüber muß man aber auch sehen, daß Staaten wie die Türkei, wie aber auch Israel durchaus terroristische Maßnahmen gegen die Bevölkerung ergreifen und ich würde auch sagen, daß z.B. Akte wie der Abwurf der Atombomben von Nagasaki und Hiroshima Akte des Terrors sind, die über die Gewaltausübung hinaus unverhältnismäßigen Schrecken und unverhältnismäßige Zerstörung angerichtet haben.
Welche Konsequenzen hat der Angriff auf Amerika auf die kurdische Nationalbewegung?
Paech: Die Amerikaner sind dabei, Bewegungen als Terrorbewegungen zu stigmatisieren, die bisher unter dem Begriff der Befreiungsbewegungen doch legitim Gewalt ausgeübt haben, so z.B. die Hamas, die Gihad und die Hisbollah. Auch die PKK wird zweifelsohne jetzt wieder unter die Terrorbewegungen subsumiert, obwohl klar sein muß, daß sie erstens der Gewalt abgeschworen hat und zweitens, zur Zeit als sie Gewalt ausübte, das in der legitimen Ausübung ihres Selbstbestimmungsrechts getan hat. In der Tat sehe ich hier eine große Gefahr, daß jetzt Bewegungen, die um ihre Menschenrechte, ihr Selbstbestimmungsrecht und ihre Grundrechte kämpfen, einfach unter den Terrorbegriff gefaßt werden, um sie besser militärisch bekämpfen zu können.
Kann man Terror überhaupt beseitigen?
Paech : Der Terror hat so unendlich viele komplexe Vorbedingungen, daß es kein Rezept gibt, ihn zu beseitigen. Allerdings ist eines klar, daß man ihn durch Gegenterror und durch militärischen Krieg nicht besiegen kann, sondern es müssen Voraussetzungen wie die Armut, wie die Unterdrückung wie die Aussichtslosigkeit von Situationen beseitigt werden. Insgesamt handelt es sich um ein Strukturproblem dieser Weltgesellschaft, wo die Gleichberechtigung und die Selbstbestimmung der Völker und der Menschen eine Vorbedingung für eine Welt ist, in der es keinen Terror gibt.
Und wer pflegt die terroristischen Strukturen?
Paech: Das ist eine schwierige Frage. Meistens ist der Terror nur der Ausdruck der Verzweiflung, weil man mit anderen Mitteln nicht den Anteil am Wohlstand dieser Welt bekommt, der einem zustünde. Niemand bräuchte zu Mitteln des Terrors zu greifen, wenn er mit politischen und normalen Mitteln der Beteiligung einen Anteil zu einem menschenwürdigen Leben bekäme. Das müssen nur diejenigen, die das nicht können und es ist auch eine falsche Perspektive, wenn immer gesagt wird, die Terroristen sind nie die Armen, sondern eigentlich diejenigen, die ausgebildet sind und die am Wohlstand teilhaben. Es sind meistens diejenigen, die stellvertretend handeln für jene, die so in Armut leben, daß sie nicht mal zu Mitteln des Terrors greifen können. Es ist also immer eine Stellvertretersache.
Wollen alle Staaten die mit Amerika in Afghanistan Krieg führen den Terror bekämpfen?
Paech: Nein, meiner Ansicht nach ist der Krieg gegen Afghanistan ein für die Beseitigung des Terrors vollkommen untaugliches Mittel. Es ist vielleicht möglich, Bin Laden zu töten und auch seine sonstige Umgebung zu zerstören, aber der Aufwand hierzu und der Krieg, mit dem dieses Land überzogen worden ist, findet zweifelsohne aus geostrategischen und anderen Gründen statt. Man möchte ein Regime beseitigen, das man einmal unterstützt hatte, weil man glaubte, mit ihm bestimmte Interessen verfolgen zu können, die man heute jedoch mit diesem Regime nicht mehr verfolgen kann. Es sind geostrategische, ökonomische, politische Interessen, die in Zentralasien jetzt mit einer Regierung versucht werden, die man besser im Griff hat, die von einem abhängig ist, die bezahlt und die auch ernährt werden muß./by Reşad ÖZKAN/RÖ
16. 11.2001/München
11 Eylül yeni bir sistem arayışıdır
11 Eylül saldırısı dünyada şok etkisi yaratmıştır. Bu saldırıların uluslararası sistemde yeni bir mücadele başlattığı tartışmasız gerçektir. Yeni sistem arayışı, bir bakıma 20. yüzyılın sistemininin sona erdirilmesidir.11 Eylül göçmenlerin işini zorlaştırdıTarih 11 Eylül 2001. New York JFK Uluslararası havaalanından kalkan ve yakıt tankları uzun mesafe alacakları için dolu olan iki Boing 747 tipi uçak dünyanın süper gücü ABD’nin sembolü Dünya Ticaret Merkezi’nin 405 metre yüksekliğinde ki ikiz kulelerine çarptı. Aynı anda ABD’nin beyni Pentagon’a American Airlines şirketinin bir uçağı daldı. Yeni Dünya’nın başkenti New York’un silueti bir anda değişirken, yaşanan felakette kaçmaya fırsat bulamayan 3 bin aşkın insan yaşamını yitirdi. Yıkılan kuleler yeni bin yılda yaşanacak değişimlerin ve heyalanların kopan ilk taş parçaları oldu.
11 Eylül 2001 saldırıları her ülkenin kendi ‘iç teröristlerine’ yönelmesine neden oldu. ‘Terörizmle mücadele’ bahane edilerek, muhalif örgütlerin tümüne ‘terörist’ muamelesi yapılmaya başlandı. Bu durumu fırsat bilen bütün devletler, kendi çıkarını ön planda tutarak, Amerika’nın yanında ‘Terörizmle Mücadele Cephesi’nde yer aldı. Kuşkusuz bu devletleri birarada tutan sadece ortak ekonomik çıkarlar değildi. ‘İç muhalefetlerini temizleme’ gayesini de taşıyordu ve halen taşıyor. Bazı devletler de ABD’nin yanında yer alarak, pastadan bir lokma koparmak, bölgesel ve global olarak söz sahibi olmak istedi. Bu devletlerin başında Almanya, Fransa ve Türkiye gibi ülkeler yer alıyor. Rusya ile Amerika tarafından anlaşmazlıklara yol açan silahsızlanma anlaşması, “Terörizmle Mücadele” sayesinde imzalandı. Böylece iki ülke ‘İslam teröristlerine karşı’ sıkı bir ortak çalışmaya girdi.
Rusya’nın NATO ile ilişkilerinde iyileşmeler, Amerika’nın sayesinde ilerledi. Daha önce Çeçenlere karşı Rusya’yı sert bir şekilde eleştiren ABD ve diğer Batılı ülkeler, sessizliklerini korudu. Çeçenlere yıllardan beri askeri ve maddi yardımlarda bulunan bu adı geçen ülkeler, birden bire Çeçenlerden ‘terörist güçler’ olarak bahsetmeye başladı. Avrupa Birliği (AB) içinde yer alan İngilitere, yine Amerika’nın batı yakasındaki en güvenilir müttefiki olduğunu ispatlayarak ‘terörizmle mücadele’de ve Afganistan savaşında, Washington yönetimiyle ta baştan beri savaş planlarını hazırladı. Dünyanın her tarafında ‘İslami teröristlere’ karşı mücadele veren devletler, askeri ve maddi olarak Amerika’dan destek görüyor. ABD, bu ülkelere askeri güçlerini yerleştirdi.
Afrika kıtasına olası bir ABD saldırısı için Basra Körfezi’ne, Cibuti ve Somali’ye Alman savaş gemileri ve özel operasyonlar düzenlemek için komando birlikleri gönderildi. Filipinler’de bir İslam devleti kurmak için mücadele eden Abu Sayyaf örgütüne karşı askeri operasyonlar başlatıldı. Bu Filipin rejimi için bulunmaz bir fırsattı. Latin Amerika kıtasında ABD’nin başını epeyce ağrıtacak FARC gerillalarına yönelik, Bush yönetimi Kolombiya’da askeri operasyonlar başlattı. ABD’den destek alan Hindistan ve Özbekistan ‘İslam teröristlerine karşı’ savaşı yoğunlaştırdı. ABD’nin Çin ile olan ilişkileri biraz ılımlı bir yörüngeye girdi. Fakat Çin, ABD’nin Orta Asya’ya yerleşme istemlerine yönelik endişelerini gizleyemedi. Rusya’da aynı tutumu takındı. Zaten bu durum sonradan Rusya-Çin ve Kuzey Kore ilişkilerinde sıcaklaşmaya yol açtı. Sıcak bölgede yer alan Pakistan’ın Talibanlarla iyi ilişkileri bulunuyordu. Belki de uzun vadede bu ülke zararlara katlanmak zorunda kalacak. Talibanların ve sonradan Saddam’ın çöküşü, İran’ın konumunu bölgede daha da güçlendirdi. ABD’nin Afganistan saldırılarının sonuna kadar Talibanlar, Pakistan’ı dünyaya açılan pencere olarak kullanıyorlardı.
El Kaide ve Talibanlara maddi yardım yapmakla suçlanan Suudi Arabistan yönetimiyle, Washington arasında kapalı bir gerginlik yaşandı. ABD’nin Afganistan’dan sonra Irak’a yönelmesine belki de Suudi Arabistan ile ABD arasındaki gerginlik büyük rol oynadı. Suudi petrolleri üzerinde hakimiyeti kaybetme korkusuna kapılan Amerikan yönetimi, Irak petrolleri üzerinde kesin olarak söz sahibi olmak istiyordu. Bush yönetimin bu startejisi, çıkar kesişmesinden dolayı bölgede bir Kürt devletinin oluşmasının güvencesini beraberinde getiriyordu. Bu durumdan ise Türkiye, İran, Suriye ve diğer Arap devletleri rahatsızlıklarını gizleyemedi. Oluşumun önüne geçmekten vazgeçmeyen Ankara rejimi, halen Güney Kürdistan sınırına askeri yığınak yapmaya devam ediyor. ABD’nin yeni dış politikası ABD yeni dış politikasının 11 Eylül 2001 saldırılarına endekslendiğini söylersek, belki de çok önemli bir noktaya parmak basmış oluruz. Zaten Bush’un açıklamalarına bakılırsa, ABD bir savaş durumunu yaşıyor.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya hegomanyasını İngiltere’den devralan ABD, İngiltere tarafından yüzyıllardan beri süregelen sömürgeci ve hegomanyacı siyaseti devam ettirdi. ABD ‘ulusal çıkarları’ için dünyayı ‘önbahçesi’ olarak gördü. Dünya nimmetleri üzerinde söz sahibi olmak için her çareye başvurdu. Soğuk savaş döneminde silahlandığı gibi, bütün dünyaya da silah sattı. Sivil üretimden uzak olan ABD ekonomisi askeri sanayiye dayanıyor. Silah sanayisi silah üretir ve bu silahların satılması gerekir. 11 Eylül olaylarından sonra Washington yönetiminde yer alan herkes şu veya bu şekilde silah sanayisi ve petrol şirketleriyle ilişkide bulunuyor. Hatta bu şirketlerin yönetim kademelerinde yer alıyor. Çoğu da şirket sahibidir. Kuşkusuz bunların başında Bush ve yardımcısı Dick Cheney gelmektedir. Adeta 1 yıldan beri ABD dış politikasında aşırı muhafazakar bir ‘Bush Doktrini’ ile karşı karşıyayız. Bush, 20 Eylül 2001 tarihinde Temsilciler Meclisi önünde yaptığı konuşmada, bu siyasetin detaylarını ortaya koydu. Bu siyasetin özü de “benden değilsen, düşmansın” ilkesinden oluşuyor. Fakat her ne kadar Washington dünya siyasetini belirlemeye çalışıyorsa da, gerçeklerin başka olduğu Bush tarafından hemen fark edildi. Bush, 20 Eylül konuşmasının yanlış anlaşıldığını ifade etti. Ve beklenmedik bir şekilde daha ‘ılımlı’ davranmaya başladı. Bin Ladin ABD ürünüydü 1980’li yıllardan itibaren Afganistan’daki Sovyet etkisini kırmak için Amerika ve Pakistan tarafından silahlandırılan Taliban ile El Kaide militanları, 1998 yılına kadar ABD’nin emrinde çalışıyorlardı. ABD tarafından 1980’den beri desteklenen Usame Bin Ladin ile Molla Ömar’ın asıl görevleri, Orta Asya’ya ABD’nin ayak basmasını sağlamak ve çıkarlarını korumaktı. Molla Ömar liderliğindeki Taliban terör rejimi ve ABD arasında, Orta Asya petrollerinin taşınması için Afganistan ve Pakistan üzerinden Hint okyanusuna kadar uzanan bir petrol boru hattı anlaşması bile imzalanmıştı. Fakat Kenya ve Sudan’da bulunan Amerikan büyükelçilik binalarına ve askeri üslerine El Kaide tarafından terörist eylemler yapılınca, kartlar yeniden karıştırılmaya başlandı. Hatta Bill Clinton başkanlığı döneminde Usama Bin Ladin’in öldürülmesi için Afganistan’da bulunan El Kaide eğitim kamplarına denizden nükleer başlıklı uzun menzilli füzeler bile attı.
‘Şer cephesi’ ABD’nin Afaganistan çıkartmasından sonra dünyada adeta savaş ve terör havası estirildi. Gelecekteki olası askeri operasyonların hedefi olarak seçilen İran, Irak ve Kuzey Kore, Washington yönetimi tarafından terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edildi. Ve ‘şer cephesi’ ilan edildi. ABD ve mütteffikleri, bu ülkelere kitlesel imha silahlarının üretilmesinden vaçgeçmeleri uyarısında bulundu. Bu ülkeleri gelecek savaş için muhtemel hedef olarak seçen Washington yönetiminin dikkatleri Irak üzerinde yoğunlaştı. ABD Devlet Başkanı Georg W. Bush; Kürtler, Araplar ve Şiilerden oluşan Iraklı muhalif güçleri birkaç kez Washington’a çağırdı. Onlardan Saddam’ın kesin olarak yıkılması için birlikte hareket etmelerini ve karadan askeri güçleriyle Amerika’nın olası bir askeri müdahalesini desteklemelerini talep etti. Özgürlükler yerlerini güvenliğe bıraktı Devletlerin başında bulunan ‘sol’ veya ‘sağ’ hükümetler, ‘terörizmle mücadele’yi gerekçe yaparak, siyasi muhaliflerini sindirmeye çalıştıkları için, iç politikalarda gerginlik yaşandı. İç güvenlik bahane edilerek ‘terörizmle mücadele yasaları’ çıkarıldı. Bu ülkelerin başını ABD, İngiltere ve Almanya çekti. Göçmen hakları kısıtlanıp, Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman uyruklu vatandaşlara ‘terörist’ muamelesi yapıldı. Birçok göçmen sırf Müslüman uyruklu olduğu için istihbarat örgütlerinin sorgusundan geçirildi ve fişlendi. En büyük fişleme de, ABD ve Almanya’da yapıldı. Bu, ABD’de keyfi şekilde gerçekleştirilirken, Almanya’da ise ‘1. ve 2. Güvenlik Yasaları’ çıkarılıp, sorgulama ve takibe meşru zemin hazırlandı. Yine ‘terörist örgütler’ listesi çıkarıldı ve ulusal kurtuluş hareketlerini yürüten örgüt ve partilerin çoğu bu listere alındı. Terörist ilan edildi.
ABD’den sonra Avrupa Birliği (AB)’nin çıkardığı ‘terörist örgütler’ listesine, Kolombiya’da hükümete karşı mücadele eden Kolombiya Birleşik Devrimci Kuvvetleri (FARC) örgütünden tutun Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’ye kadar birçok örgüt ve parti listeye dahil edildi. Avrupa çapında bu örgütlerin faliyetlerinin önüne geçilmek istendi. Avrupa’da yaşayan Kürtler, “Adalet İstiyoruz” kampanyası başlatarak, bu devletlerin bir ölçüde pes etmelerini sağladı. Hatta Almanya yaptığı açıklamada, “yasağın kalkması için Kürtler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilirler” sinyalini verdi. Bin Ladin yaşıyor mu? Afganistan’a ‘Anti-terör Cephesi’ ile saldıran Bush yönetiminin asıl gayesi, El Kaide lideri olan Usama Bin Ladin’in ‘diri veya canlı’ olarak yakalanmasıydı. Savaşın arifesinde ABD Başkanı Bush, Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada “terörün başları olan radikal islamcı Bin Ladin ile Molla Ömar saklandığı deliklerinde kül olacaklardır” demişti.
Afganlıların üzerine binlerce ton bomba yağdırılıp, ülke harabeye çevrilmesine rağmen Bin Ladin ve Molla Ömar, kuş gibi Tora Bora dağlarına doğru uçup gitti. El Kaide örgütünün bir kumanda merkezine sahip olmasına rağmen merkezi olmayan yapısı göz önünde bulundurulursa, Bin Ladin’siz bile işlevini kaybetmeyeceği hemen anlaşılır. Fakat bu gruplar için Bin Ladin ‘efsaneleşmiş’ durumda. Belki de buna en çok ABD yardımcı oldu. Çünkü Amerika’nın süper bir güç olarak ayakta kalması için her zaman ‘düşmanlara’ ihtiyacı vardır. Ortaçağ karanlığını geri getirmeye çalışan Sudi Arabistan merkezli Wahabist Al-Qaida örgütünden daha iyi düşman mı olur? 11 Eylül yeni bir başlangıçtır 11 Eylül saldırısı bütün dünyada bir şok etkisi yaratmıştır. Bu şok etkisi ABD’nin dünya siyaset sahnesinde aktif müdahalesini birlikte getirdiği gibi, o günden bu yana yaşanan gelişmelerin aslında yeni bir uluslararası sistemin ortaya çıkarılışı yönünde bir müdahalenin başlangıcı olarak görülüyor. ABD’nin ekonomik ve askeri hedeflerine yöneltilen 11 Eylül saldırılarının uluslararası sistemde değişiklik yapacak düzeyde yeni bir mücadele sürecini başlattığı tartışmasız bir gerçektir. Yeni bir uluslararası sistem arayışı, bir bakıma 20. yüzyılın uluslararası sistemininin sona erdirilmesidir. İkiz Kuleler’i hedefleyen saldırının ardından Afganistan müdahelesi, birçok gücün karşı çıkmasına rağmen Irak’a müdahalenin gerçekleştirilmesi sistemin ortaya konulmasında doruk noktasını temsil etmiştir.
ABD de bu durumu böyle anlayıp tanımlamış; 3.Dünya Savaşı’nın başladığını ilan ederken, eski sistemin yürürlükte bulunan ve geçerliliği olan uluslararası yasa, kural ve ölçülerin hükümsüz olduğunu ilan etmeyle aynı içeriği taşımıştır. Böylece 20. yüzyıl boyunca oluşturulan uluslararası kurallar ve ölçüler ABD tarafından bir yana bırakılmış olmaktadır. Şimdi geçerli olan, savaşın ve mücadelenin kurallarıdır. Dolayısıyla, böyle bir mücadele içerisinde 21. yüzyıla hakim olacak yeni uluslararası ölçüler, anlayışlar, yasalar ve kurallar ortaya çıkarak, mücadele sonunda yeni bir uluslararası sistem oluşacaktır.
11 Eylül’le başlayan süreç, hızlanarak devam edecek ve Ortadoğu’nun kanlı ve karanlık rejimleri tek tek çökecektir. ABD, bunun için bir vesiledir ancak. Değişimi görmeyen katı rejimlerin bir davetiyesidir. Kürtler 11 Eylül ile başlayan değişim sürecinin en yükselen halkı olmaya adaydır. Tarihte hep böyle olmuştur zaten; yorgun ve değişime kapalı güçler çökerken, değişime ve özgürlüğe ihtiyacı olan güçler yükselişe geçerler./by Reşad Özkan/RÖ
11 Eylül 2001 saldırıları her ülkenin kendi ‘iç teröristlerine’ yönelmesine neden oldu. ‘Terörizmle mücadele’ bahane edilerek, muhalif örgütlerin tümüne ‘terörist’ muamelesi yapılmaya başlandı. Bu durumu fırsat bilen bütün devletler, kendi çıkarını ön planda tutarak, Amerika’nın yanında ‘Terörizmle Mücadele Cephesi’nde yer aldı. Kuşkusuz bu devletleri birarada tutan sadece ortak ekonomik çıkarlar değildi. ‘İç muhalefetlerini temizleme’ gayesini de taşıyordu ve halen taşıyor. Bazı devletler de ABD’nin yanında yer alarak, pastadan bir lokma koparmak, bölgesel ve global olarak söz sahibi olmak istedi. Bu devletlerin başında Almanya, Fransa ve Türkiye gibi ülkeler yer alıyor. Rusya ile Amerika tarafından anlaşmazlıklara yol açan silahsızlanma anlaşması, “Terörizmle Mücadele” sayesinde imzalandı. Böylece iki ülke ‘İslam teröristlerine karşı’ sıkı bir ortak çalışmaya girdi.
Rusya’nın NATO ile ilişkilerinde iyileşmeler, Amerika’nın sayesinde ilerledi. Daha önce Çeçenlere karşı Rusya’yı sert bir şekilde eleştiren ABD ve diğer Batılı ülkeler, sessizliklerini korudu. Çeçenlere yıllardan beri askeri ve maddi yardımlarda bulunan bu adı geçen ülkeler, birden bire Çeçenlerden ‘terörist güçler’ olarak bahsetmeye başladı. Avrupa Birliği (AB) içinde yer alan İngilitere, yine Amerika’nın batı yakasındaki en güvenilir müttefiki olduğunu ispatlayarak ‘terörizmle mücadele’de ve Afganistan savaşında, Washington yönetimiyle ta baştan beri savaş planlarını hazırladı. Dünyanın her tarafında ‘İslami teröristlere’ karşı mücadele veren devletler, askeri ve maddi olarak Amerika’dan destek görüyor. ABD, bu ülkelere askeri güçlerini yerleştirdi.
Afrika kıtasına olası bir ABD saldırısı için Basra Körfezi’ne, Cibuti ve Somali’ye Alman savaş gemileri ve özel operasyonlar düzenlemek için komando birlikleri gönderildi. Filipinler’de bir İslam devleti kurmak için mücadele eden Abu Sayyaf örgütüne karşı askeri operasyonlar başlatıldı. Bu Filipin rejimi için bulunmaz bir fırsattı. Latin Amerika kıtasında ABD’nin başını epeyce ağrıtacak FARC gerillalarına yönelik, Bush yönetimi Kolombiya’da askeri operasyonlar başlattı. ABD’den destek alan Hindistan ve Özbekistan ‘İslam teröristlerine karşı’ savaşı yoğunlaştırdı. ABD’nin Çin ile olan ilişkileri biraz ılımlı bir yörüngeye girdi. Fakat Çin, ABD’nin Orta Asya’ya yerleşme istemlerine yönelik endişelerini gizleyemedi. Rusya’da aynı tutumu takındı. Zaten bu durum sonradan Rusya-Çin ve Kuzey Kore ilişkilerinde sıcaklaşmaya yol açtı. Sıcak bölgede yer alan Pakistan’ın Talibanlarla iyi ilişkileri bulunuyordu. Belki de uzun vadede bu ülke zararlara katlanmak zorunda kalacak. Talibanların ve sonradan Saddam’ın çöküşü, İran’ın konumunu bölgede daha da güçlendirdi. ABD’nin Afganistan saldırılarının sonuna kadar Talibanlar, Pakistan’ı dünyaya açılan pencere olarak kullanıyorlardı.
El Kaide ve Talibanlara maddi yardım yapmakla suçlanan Suudi Arabistan yönetimiyle, Washington arasında kapalı bir gerginlik yaşandı. ABD’nin Afganistan’dan sonra Irak’a yönelmesine belki de Suudi Arabistan ile ABD arasındaki gerginlik büyük rol oynadı. Suudi petrolleri üzerinde hakimiyeti kaybetme korkusuna kapılan Amerikan yönetimi, Irak petrolleri üzerinde kesin olarak söz sahibi olmak istiyordu. Bush yönetimin bu startejisi, çıkar kesişmesinden dolayı bölgede bir Kürt devletinin oluşmasının güvencesini beraberinde getiriyordu. Bu durumdan ise Türkiye, İran, Suriye ve diğer Arap devletleri rahatsızlıklarını gizleyemedi. Oluşumun önüne geçmekten vazgeçmeyen Ankara rejimi, halen Güney Kürdistan sınırına askeri yığınak yapmaya devam ediyor. ABD’nin yeni dış politikası ABD yeni dış politikasının 11 Eylül 2001 saldırılarına endekslendiğini söylersek, belki de çok önemli bir noktaya parmak basmış oluruz. Zaten Bush’un açıklamalarına bakılırsa, ABD bir savaş durumunu yaşıyor.
1. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya hegomanyasını İngiltere’den devralan ABD, İngiltere tarafından yüzyıllardan beri süregelen sömürgeci ve hegomanyacı siyaseti devam ettirdi. ABD ‘ulusal çıkarları’ için dünyayı ‘önbahçesi’ olarak gördü. Dünya nimmetleri üzerinde söz sahibi olmak için her çareye başvurdu. Soğuk savaş döneminde silahlandığı gibi, bütün dünyaya da silah sattı. Sivil üretimden uzak olan ABD ekonomisi askeri sanayiye dayanıyor. Silah sanayisi silah üretir ve bu silahların satılması gerekir. 11 Eylül olaylarından sonra Washington yönetiminde yer alan herkes şu veya bu şekilde silah sanayisi ve petrol şirketleriyle ilişkide bulunuyor. Hatta bu şirketlerin yönetim kademelerinde yer alıyor. Çoğu da şirket sahibidir. Kuşkusuz bunların başında Bush ve yardımcısı Dick Cheney gelmektedir. Adeta 1 yıldan beri ABD dış politikasında aşırı muhafazakar bir ‘Bush Doktrini’ ile karşı karşıyayız. Bush, 20 Eylül 2001 tarihinde Temsilciler Meclisi önünde yaptığı konuşmada, bu siyasetin detaylarını ortaya koydu. Bu siyasetin özü de “benden değilsen, düşmansın” ilkesinden oluşuyor. Fakat her ne kadar Washington dünya siyasetini belirlemeye çalışıyorsa da, gerçeklerin başka olduğu Bush tarafından hemen fark edildi. Bush, 20 Eylül konuşmasının yanlış anlaşıldığını ifade etti. Ve beklenmedik bir şekilde daha ‘ılımlı’ davranmaya başladı. Bin Ladin ABD ürünüydü 1980’li yıllardan itibaren Afganistan’daki Sovyet etkisini kırmak için Amerika ve Pakistan tarafından silahlandırılan Taliban ile El Kaide militanları, 1998 yılına kadar ABD’nin emrinde çalışıyorlardı. ABD tarafından 1980’den beri desteklenen Usame Bin Ladin ile Molla Ömar’ın asıl görevleri, Orta Asya’ya ABD’nin ayak basmasını sağlamak ve çıkarlarını korumaktı. Molla Ömar liderliğindeki Taliban terör rejimi ve ABD arasında, Orta Asya petrollerinin taşınması için Afganistan ve Pakistan üzerinden Hint okyanusuna kadar uzanan bir petrol boru hattı anlaşması bile imzalanmıştı. Fakat Kenya ve Sudan’da bulunan Amerikan büyükelçilik binalarına ve askeri üslerine El Kaide tarafından terörist eylemler yapılınca, kartlar yeniden karıştırılmaya başlandı. Hatta Bill Clinton başkanlığı döneminde Usama Bin Ladin’in öldürülmesi için Afganistan’da bulunan El Kaide eğitim kamplarına denizden nükleer başlıklı uzun menzilli füzeler bile attı.
‘Şer cephesi’ ABD’nin Afaganistan çıkartmasından sonra dünyada adeta savaş ve terör havası estirildi. Gelecekteki olası askeri operasyonların hedefi olarak seçilen İran, Irak ve Kuzey Kore, Washington yönetimi tarafından terörizmi destekleyen ülkeler listesine dahil edildi. Ve ‘şer cephesi’ ilan edildi. ABD ve mütteffikleri, bu ülkelere kitlesel imha silahlarının üretilmesinden vaçgeçmeleri uyarısında bulundu. Bu ülkeleri gelecek savaş için muhtemel hedef olarak seçen Washington yönetiminin dikkatleri Irak üzerinde yoğunlaştı. ABD Devlet Başkanı Georg W. Bush; Kürtler, Araplar ve Şiilerden oluşan Iraklı muhalif güçleri birkaç kez Washington’a çağırdı. Onlardan Saddam’ın kesin olarak yıkılması için birlikte hareket etmelerini ve karadan askeri güçleriyle Amerika’nın olası bir askeri müdahalesini desteklemelerini talep etti. Özgürlükler yerlerini güvenliğe bıraktı Devletlerin başında bulunan ‘sol’ veya ‘sağ’ hükümetler, ‘terörizmle mücadele’yi gerekçe yaparak, siyasi muhaliflerini sindirmeye çalıştıkları için, iç politikalarda gerginlik yaşandı. İç güvenlik bahane edilerek ‘terörizmle mücadele yasaları’ çıkarıldı. Bu ülkelerin başını ABD, İngiltere ve Almanya çekti. Göçmen hakları kısıtlanıp, Batı ülkelerinde yaşayan Müslüman uyruklu vatandaşlara ‘terörist’ muamelesi yapıldı. Birçok göçmen sırf Müslüman uyruklu olduğu için istihbarat örgütlerinin sorgusundan geçirildi ve fişlendi. En büyük fişleme de, ABD ve Almanya’da yapıldı. Bu, ABD’de keyfi şekilde gerçekleştirilirken, Almanya’da ise ‘1. ve 2. Güvenlik Yasaları’ çıkarılıp, sorgulama ve takibe meşru zemin hazırlandı. Yine ‘terörist örgütler’ listesi çıkarıldı ve ulusal kurtuluş hareketlerini yürüten örgüt ve partilerin çoğu bu listere alındı. Terörist ilan edildi.
ABD’den sonra Avrupa Birliği (AB)’nin çıkardığı ‘terörist örgütler’ listesine, Kolombiya’da hükümete karşı mücadele eden Kolombiya Birleşik Devrimci Kuvvetleri (FARC) örgütünden tutun Kürdistan İşçi Partisi (PKK)’ye kadar birçok örgüt ve parti listeye dahil edildi. Avrupa çapında bu örgütlerin faliyetlerinin önüne geçilmek istendi. Avrupa’da yaşayan Kürtler, “Adalet İstiyoruz” kampanyası başlatarak, bu devletlerin bir ölçüde pes etmelerini sağladı. Hatta Almanya yaptığı açıklamada, “yasağın kalkması için Kürtler Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurabilirler” sinyalini verdi. Bin Ladin yaşıyor mu? Afganistan’a ‘Anti-terör Cephesi’ ile saldıran Bush yönetiminin asıl gayesi, El Kaide lideri olan Usama Bin Ladin’in ‘diri veya canlı’ olarak yakalanmasıydı. Savaşın arifesinde ABD Başkanı Bush, Temsilciler Meclisi’nde yaptığı konuşmada “terörün başları olan radikal islamcı Bin Ladin ile Molla Ömar saklandığı deliklerinde kül olacaklardır” demişti.
Afganlıların üzerine binlerce ton bomba yağdırılıp, ülke harabeye çevrilmesine rağmen Bin Ladin ve Molla Ömar, kuş gibi Tora Bora dağlarına doğru uçup gitti. El Kaide örgütünün bir kumanda merkezine sahip olmasına rağmen merkezi olmayan yapısı göz önünde bulundurulursa, Bin Ladin’siz bile işlevini kaybetmeyeceği hemen anlaşılır. Fakat bu gruplar için Bin Ladin ‘efsaneleşmiş’ durumda. Belki de buna en çok ABD yardımcı oldu. Çünkü Amerika’nın süper bir güç olarak ayakta kalması için her zaman ‘düşmanlara’ ihtiyacı vardır. Ortaçağ karanlığını geri getirmeye çalışan Sudi Arabistan merkezli Wahabist Al-Qaida örgütünden daha iyi düşman mı olur? 11 Eylül yeni bir başlangıçtır 11 Eylül saldırısı bütün dünyada bir şok etkisi yaratmıştır. Bu şok etkisi ABD’nin dünya siyaset sahnesinde aktif müdahalesini birlikte getirdiği gibi, o günden bu yana yaşanan gelişmelerin aslında yeni bir uluslararası sistemin ortaya çıkarılışı yönünde bir müdahalenin başlangıcı olarak görülüyor. ABD’nin ekonomik ve askeri hedeflerine yöneltilen 11 Eylül saldırılarının uluslararası sistemde değişiklik yapacak düzeyde yeni bir mücadele sürecini başlattığı tartışmasız bir gerçektir. Yeni bir uluslararası sistem arayışı, bir bakıma 20. yüzyılın uluslararası sistemininin sona erdirilmesidir. İkiz Kuleler’i hedefleyen saldırının ardından Afganistan müdahelesi, birçok gücün karşı çıkmasına rağmen Irak’a müdahalenin gerçekleştirilmesi sistemin ortaya konulmasında doruk noktasını temsil etmiştir.
ABD de bu durumu böyle anlayıp tanımlamış; 3.Dünya Savaşı’nın başladığını ilan ederken, eski sistemin yürürlükte bulunan ve geçerliliği olan uluslararası yasa, kural ve ölçülerin hükümsüz olduğunu ilan etmeyle aynı içeriği taşımıştır. Böylece 20. yüzyıl boyunca oluşturulan uluslararası kurallar ve ölçüler ABD tarafından bir yana bırakılmış olmaktadır. Şimdi geçerli olan, savaşın ve mücadelenin kurallarıdır. Dolayısıyla, böyle bir mücadele içerisinde 21. yüzyıla hakim olacak yeni uluslararası ölçüler, anlayışlar, yasalar ve kurallar ortaya çıkarak, mücadele sonunda yeni bir uluslararası sistem oluşacaktır.
11 Eylül’le başlayan süreç, hızlanarak devam edecek ve Ortadoğu’nun kanlı ve karanlık rejimleri tek tek çökecektir. ABD, bunun için bir vesiledir ancak. Değişimi görmeyen katı rejimlerin bir davetiyesidir. Kürtler 11 Eylül ile başlayan değişim sürecinin en yükselen halkı olmaya adaydır. Tarihte hep böyle olmuştur zaten; yorgun ve değişime kapalı güçler çökerken, değişime ve özgürlüğe ihtiyacı olan güçler yükselişe geçerler./by Reşad Özkan/RÖ
Sudan'da petrol savaşı
Sudan'ın batısındaki Darfur bölgesinde yaşayan yerli halk ile İslamcı Arap milisler arasında yıllardır savaş cereyan ediyor.
Çatışmalar bölgede 1990'lı yıllardan sonra petrol yataklarının bulunmasının ardından had safhaya ulaştı. Sudan'daki askeri rejim Cancavid olarak nitelendirilen Arap milisleri destekleyerek, bölgede bir etnik temizlik yürütüyor. Sayıları 12 bin olarak tahmin edilen Cancavid milislerinin başında Khortum idaresi ile yakın ilişkileri bulunan Musa Hilal bulunuyorSudan kelimesi "siyahların ülkesi" anlamına gelmektedir. Afrika kıtasının kuzeydoğu tarafında yer alan Sudan zengin petrol rezervleri ile zengin yeraltı kaynaklarına sahip olmasına rağmen dünyanın en yoksul ülkeleri arasında bulunmakta ve 1989 yılından beri General Ömer Hassan Ahmed el-Beşir'in başında bulunduğu bir askeri cunta tarafından yönetilmektedir.
İngiltere'den bağımsızlığını kazanan Sudan, 1956 yılından bu yana aralıksız olarak süren iç çatışmalara sahne oluyor. İç çatışmanın nedenleri 1990'lı yıllarda Sudan'da petrol rezervlerinin bulunması ülkedeki barışı da tehlikeye soktu. Petrol rezervlerinin bulunduğu bölge ise Darfur. Darfur bölgesinde buraya köle olarak getirilen Hıristiyan siyah Afrikalılar yaşamakta. Yüzde beşi Katolik ve yüzde beşi Protestan olan Afrikalılar arasında Müslümanlığı benimsemiş olanlar da var.
Petrolden elde edilen gelirlerin üzerinde hak sahibi olmak isteyen ayaklanmacılar, ayrıca merkezi Sudan hükümetinin kendi bölgelerine yatırımların yapılmasını da şart koşuyor. Ana hedefleri ise Darfur'un bağımsızlığı, ancak buna yanaşmayan hükümet Darfurluları sindirmek ve yerleşim bölgelerinden sürmek için Arap asıllı yerlilerden oluşan Cancavid denilen süvari silahlı milisleri dolaylı yollardan destekliyor. Fakat dış dünyanın tüm baskı ve tepkilerine rağmen Sudan'ın İslami rejimi, Cancavid milislerini desteklemediğini iddia etmekte ve Batılı ülkeleri özellikle Almanya'yı Sudan'ın içişlerine karışmakla suçlamaktadır. Petrol savaşı Sudan'ın dış dünyaya ihraç ettiği zenginliklerin başında ham petrol ve petro-kimya ürünleri geliyor. Fakat gerçekten Sudan'ın ne kadar varil petrol ihraç ettiği bilinmiyor. Ancak örneğin 2001 yılında günde 209 bin 100 varil petrolün Sudan tarafından ihraç edildiği tahmin ediliyor. Ekonomi uzmanları ise bu rakamın çok daha yüksek olduğunu ileri sürüyorlar. ABD'nin verdiği bilgilere göre ise şu anda Sudan'ın petrol hacmi 560 milyon varil civarında. Yeni petrol kuyularının açılması ve rafinerilerin üretime geçmesi halinde ise ülkenin en az 3 milyar varil petrol rezervine sahip olabileceği tahmin ediliyor. Sudan daha petrol üretiminin başında bulunuyor. Yeni kuyuların açılması ve petrol aramalarının devam etmesi için yabancı firmalar adeta kıyasıya bir rekabet içinde.
Ancak petrol arama hakları imtiyazlarının belli devletlerin şirketlerine verilmesi bazı yabancı ülkeleri Sudan rejimine karşı harekete geçiriyor. Petrolün dışında ayrıca, elmas, uranyum, bakır, kurşun, demir, antimon (Rastık Taşı), pamuk/tekstil ürünleri, hayvancılık, tarımcılık, çimento, yağ, şeker, kuruyemişler, makine taşımacılık gibi ürün ve sektörlere de sahip olan Sudan ayrıca bunları dış ülkelere ihraç ediyor. Tüm bunların dışında Sudan'ın zenginlik kaynakları arasında altın ve Arabikum lastiği de bulunuyor. Bu zenginliklerin asıl merkezi de Güney Sudan, yani: Darfur. Ancak halk bu zenginliklerden gelen gelirlerden doğrudan faydalanmadığı gibi hükümet halkın refah gücünü yükseltmek ve 40 milyonluk nüfusun 13 milyona yakın işsizine bir çare bulmak için doğrudan yatırımlarda bulunmuyor yeni iş alanların açılmasına ortam yaratılmıyor. Açlık ve yoksulluk kol geziyor. Paralar iktidar gücünü elinde bulunduran bir azınlığı teşkil eden askeri-bürokrat elitin cebine akıyor. Devlet güçlerinin yanında ayrıca aşiret güçleri de büyük bir rol oynamaktadır. Mülteciler zor durumdaBir Amerikan yardım kuruluşu olan USAID'e göre Darfur'da şu ana kadar 80 bin kişi hayatını kaybetti. BM ise ölü sayısının 50 bin civarlarında olabileceğini tahmin ederken, 1 milyona yakın köylünün ise yerlerinden sürüldüğü ve mülteci durumuna düştükleri ifade ediliyor. Ancak tüm bu verilere rağmen şimdilik Darfur'daki gelişmeler hakkında somut bir resim elde etmek mümkün görünmüyor.
Sudan hükümeti bir yandan dış dünyaya haberlerin sızmasını önlerken, Batılı hükümetler ise askeri bir müdahaleye gerekçe bulmak için Sudan'da etnik temizlik, soykırım yapıldığını ön plana çıkartmakta ve bu konuda kamuoyu oluşturmaya çalışmaktalar.Sudan hükümetine gözdağı vermek isteyen Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac ise Darfurlu mültecilere yardım etmek ve korumak için Çad'da bulunan askeri birliklerini hazır duruma geçirdi. Mülteci kampları üzerinde uçuş yapması beklenen Fransa uçaklarının mültecilere havadan gıda yardımlarını ulaştırmaya çalışacağı belirtilirken, Afrika Birliği de bölgeye askeri güç göndermek için harekete geçmiş bulunuyor.
BM'den karar tasarısı
Darfur ile ilgili BM'nin aldığı karar tasarısı 30 gün içinde Cancavid milislerinin silahsızlandırılması ve Darfur'daki "soykırımın" derhal durdurulmasını öngörüyor. Ayrıca Cancavid ve Darfur ayaklanmacılarına silah ambargosunun konulmasına yer veren karar tasarısı, "Sudan hükümeti gereken sorumluğu yerine getirmez ise uluslararası camia onunla ekonomik ilişkilerini keser" ibarelerini de içeriyor. Çin, Rusya ve Pakistan'ın talebi üzerine karar tasarısında Sudan'a karşı "ambargo" kelimesi yer almıyor. Sudan askeri hükümeti ise hiçbir yabancı gücün içişlerine karışmasını istemiyor. Buna Arap Birliği ülkeleri de destek veriyor. BM'nin kabul ettiği karar tasarısının tek taraflı olduğunu ileri süren Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail geçtiğimiz gün yaptığı bir açıklamada, "Karar tasarısı sadece hükümeti suçluyor ve önlem almasını istiyor, oysa Darfur'da silahlı bulunan ayaklanmacılardan hiç bahsetmiyor, onların durumu ne olacak, bu sorun nasıl çözülecek?" sorusunu yöneltti. Sudan'dan ayrılmak isteyen siyahlar ve animistler ise askeri ve siyasi güçlerini Güney-Sudan Halk Kurtuluş Harareti (SPLM/A) ve Darfur Adalet ve Eşitlik Haraketi (JEM) adllı örgütte birleştirmiş bulunuyorlar. Özelikle SPLM/A'nın en çok da Sudan'da faaliyet içinde bulunan Alman ticari firmaları tarafından desteklendiği Sudan hükümeti tarafından iddia ediliyor. Başta Almanya ve İngiltere'nin bir askeri müdahaleyi gerekli görmeleri Khortum'un bu görüşlerini güçlendiriyor. Geçtiğimiz ay İngiltere Başbakanı Tony Blair, İngiliz ve Avustralya askerlerinden oluşan bir birliği Darfur'a göndermek için öneride bulunmuştu. Batılıların iştahını kabartıyor
Peki Almanya hükümeti ne yapıyor?
İki koalisyon ortağı da acilen bir askeri müdahaleden yana görünüyor:
Dışişleri Bakanlığı'nda devlet müşaviri olan Yeşiller'den Kerstin Müller geçen aralık ayında askeri müdahale için baskının yapılmasını istiyordu. Federal Kalkınma ve Gelişme Bakanı SPD'li Heidemarie Wieczorek-Zeul de bu yılın mayıs ayından bu yana Darfur'a bir askeri müdahalenin yapılması için ABD, NATO ve AB nezdinde destek arıyor. Wieczorek-Zeul Sudan'a gönderilecek çevik gücün Afrikalı askeri birliklerden oluşmasını isteyip bunların AB tarafından finanse edilmesini de öneriyor. Yani bakan Afrikalıları Afrikalılara kırdırtmak istiyor ve sonradan petrol kuyuları ve zenginlik yatakları üzerinde oturmak istiyor. Eski solculardan ve sürekli "insani yardım" sözcülerinden olan Dışişleri Bakanı Joshica Fischer de "Darfur'da soykırımı engellemek istiyorsak, acilen askeri müdahale gereklidir" diyor.Washington yönetimi ise "küresel terörizme karşı" Sudan ile "işbirliği" yaptığı için "ambargo ve yaptırımlardan" bahsederken doğrudan bir "askeri müdahale" sözünü ağzına bile almıyor. Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail ise sadece bunlara ateş püskürmekle yetiniyor ve içerde hükümetinin askeri ve siyasi konumunu daha da oturtmaya çalışıyor. Almanya'nın doğrudan bir askeri müdahale istemesinin gerekçelerini şöyle izah edebiliriz. Almanya açlık ve savaşın hüküm sürdüğü bölgelere insancıl yardımları ulaştırma yerine doğrudan bir askeri müdahaleyi gündeme getiriyor. Kuşkusuz bu Almanya açısından anlaşılır bir durum. Demiryolları raylarını döşeyen ve üreten merkezi Almanya'nın Bad Oldesloe kasabasında bulunan Alman "Thormahlen Schweibtechnik" şirketi kaynak teknolojisinde uzman. Demiryolları raylarını döşeyen bir firma Güney-Sudan'ın (Darfur) Yuba şehrinden Uganda üzerinden Kenya'ya kadar demiryolları raylarını döşemek için Güney Sudan Kurtuluş Örgütü SPLM/A ile bir anlaşma imzalamıştı. Geçtiğimiz ayın başında Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya gelen Alman Thormahlen firması ve SPLM/A temsilcilerinin 3 milyar dolarlık anlaşmaya son biçimini verdikleri de belirtiliyor. Thormahlen firmasının 2 bin 500 kilometrelik döşeyeceği demiryolu üzerinde Darfur'da fışkıran akaryakıtın sarnıçlı (tanklı) trenlerle Uganda üzerinden Kenya'nın Mombasa Limanı'na taşınması planlanıyor. Bunun için Alman firması ancak Darfur'un Sudan'dan ayrılmasıyla aldıkları milyarlık ihalelerinin yaşama sansı olabileceğini savunuyor ve askeri bir müdahale için hükümet üzerinde baskı uyguluyor. Darfur'daki petrol yataklarını "bağımsızlık mücadelemizin atar damarıdır" diye değerlendiren SPLM/A liderlerinden Costello Garang, Thormahlen firmasıyla olan anlaşmayı savunuyor. Ayrıca anlaşmayı savunan Kenya basını da Darfur-Kenya arasında bir demiryolunun döşenmesini olumlu görüyor ve böyle bir şeyin siyah kıtanın coğrafyasının değişmesine yol açıp aynı zamanda yeni sınırların çizilmesine de yol açabileceğini ileri sürüyor. "Almanya'nın Güney Sudan'da uzak kalması düşünülemez" diyen Thormahlen firmasının başkanı Klaus Thormahlen ise "Güney'de zengin petrol rezervleri, altın, uranyum, ne ararsan var" diyor. Şu ana kadar ise Güney'de elde edilen petrol Sudan'ın kuzeyinde bulunan Kızıldeniz'den dünyaya açılan Port Sudan Limanı üzerinden dış ülkelere taşınıyordu. Kuzey-Güney boru hattının kalmasından yana olan hükümet ayrıca bu hattın modernleştirilmesi için de elinden ne geliyorsa yapıyor, Darfur-Nairobi hattına ise kesinlikle karşı çıkıyor. Petrolün Darfur-Kenya hattında dış dünyaya açılması Sudan'ın petrol yatakları ve zenginliği üzerinde kontrolü kaybetmesi anlamına da geliyor. Geçtiğimiz hafta kuzeye akan boru hattının modernleştirilmesi için Rusya, Çin, Malezya, Fransa ve İngiltere'ye ait firmalarla yeni bir anlaşma imzalayan Khortum hükümetinin işi ne kadar ciddiye aldığına dair büyük bir kanıt. Paylaşılamayan yer: DarfurSudan'ın güneyinde yer alan Darfur bölgesi 1994 yılında 3 eyalete ayrılmış; Kuzey, Batı ve Güney Darfur eyaletleri. Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad ile komşu olan Darfur'un nüfusunun 3-4 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu bölgede yaşayan en büyük halk toplulukları Masalit ve Baggaralardır. "Fur" lar Baggaralılara dahildir. Eskiden Afrika ülkelerinden zorla getirilen siyahların Arap ülkelerine satılmaları için bir köle ticaret merkezi olarak kullanılan Darfur'un ismi ise eski yerleşimcilerini oluşturan "For (Fur)" aşiretinden geliyor ve "Darfurluların evi" anlamına geliyor. Furlar Araplaştırılıp daha cok Darfur'un kuzeyinde oturuyorlar. Daha önce buraların gerçek yerlileri olan Daco aşiretlerinin Furların gelmesiyle vatanlarından sürüldüğü kaydediliyor. Birçok büyük aşiretin yanında ayrıca Güney-Darfur'da ise sayıları 400'ü bulan Sudanlı-siyah aşiretler yaşıyorlar. Hem Sudanlı-siyah aşiretler ve hem de Furlar Afrikalı iki etnik kökenden geliyorlar. En çok yoğunlukta oldukları şehirler ise El-Fasir ve Geneina'dir. Bu Hıristiyan inancına sahip olan siyah Afrikalılar 900 ile 1200 yılları arasında bir Hıristiyan imparatorluğu kurmuşlar. Ancak buraya sızan Arap-İslam orduları 13. yüzyılda bu imparatorluğu yıkıp bölgeyi Müslümanlaştırmaya başlayıp Kanem islam krallığını kurmuşlar ve yerlilerin çoğunluğunu Müslümanlaştırmışlar. 17. yüzyılda ise yabancı Arap egemenliğine son veren yerli Keira Aşireti yönetimi devralmış. Keira Aşireti 1640 yılına kadar Darfur'da bağımsız bir sultanlık kurup buralara hükmetmişler. İlk olarak İslam yasaları ise 1596-1637 yılları arasında Sultan Soliman Solon tarafından uygulamaya geçirilmiş. Sudan CumhuriyetiResmi dili: Arapça Başkenti: Khortum Devlet biçimi: İslami askeri cunta/Başkanlık sistemi ile yönetiliyor Devlet başkanı: Ömer Hassan Ahmet el-Besir Yüzölcümü: 2.505.810 km2 Nüfusu: 38-40 milyon Etnik yapı: Ülkenin kuzeyinde yaşayan Arap asıllı Müslümanlar ülke nüfusunun yüzde 48'ini oluşturuyor. Buna Nuba aşiretleri (yüzde 8) de dahil. Ayrıca çeşitli Arap ve Afrikalı aşiretler bütün ülke çapında dağınık olarak da yaşamaktadırlar. Sudan'ın doğusunda 19. yüzyılda Suudi Arabistan'dan göç eden Rasayda ve Beya aşiretleri yerleşik iken, ülkenin güneyinde (Darfur) ise Nilotik, Dinka, Nuer ve Silluk, Azande, Topoza ve Berti aşiretlerinin yanında daha birçok aşiret yerleşik bulunuyor./by Reşad Özkan
Çatışmalar bölgede 1990'lı yıllardan sonra petrol yataklarının bulunmasının ardından had safhaya ulaştı. Sudan'daki askeri rejim Cancavid olarak nitelendirilen Arap milisleri destekleyerek, bölgede bir etnik temizlik yürütüyor. Sayıları 12 bin olarak tahmin edilen Cancavid milislerinin başında Khortum idaresi ile yakın ilişkileri bulunan Musa Hilal bulunuyorSudan kelimesi "siyahların ülkesi" anlamına gelmektedir. Afrika kıtasının kuzeydoğu tarafında yer alan Sudan zengin petrol rezervleri ile zengin yeraltı kaynaklarına sahip olmasına rağmen dünyanın en yoksul ülkeleri arasında bulunmakta ve 1989 yılından beri General Ömer Hassan Ahmed el-Beşir'in başında bulunduğu bir askeri cunta tarafından yönetilmektedir.
İngiltere'den bağımsızlığını kazanan Sudan, 1956 yılından bu yana aralıksız olarak süren iç çatışmalara sahne oluyor. İç çatışmanın nedenleri 1990'lı yıllarda Sudan'da petrol rezervlerinin bulunması ülkedeki barışı da tehlikeye soktu. Petrol rezervlerinin bulunduğu bölge ise Darfur. Darfur bölgesinde buraya köle olarak getirilen Hıristiyan siyah Afrikalılar yaşamakta. Yüzde beşi Katolik ve yüzde beşi Protestan olan Afrikalılar arasında Müslümanlığı benimsemiş olanlar da var.
Petrolden elde edilen gelirlerin üzerinde hak sahibi olmak isteyen ayaklanmacılar, ayrıca merkezi Sudan hükümetinin kendi bölgelerine yatırımların yapılmasını da şart koşuyor. Ana hedefleri ise Darfur'un bağımsızlığı, ancak buna yanaşmayan hükümet Darfurluları sindirmek ve yerleşim bölgelerinden sürmek için Arap asıllı yerlilerden oluşan Cancavid denilen süvari silahlı milisleri dolaylı yollardan destekliyor. Fakat dış dünyanın tüm baskı ve tepkilerine rağmen Sudan'ın İslami rejimi, Cancavid milislerini desteklemediğini iddia etmekte ve Batılı ülkeleri özellikle Almanya'yı Sudan'ın içişlerine karışmakla suçlamaktadır. Petrol savaşı Sudan'ın dış dünyaya ihraç ettiği zenginliklerin başında ham petrol ve petro-kimya ürünleri geliyor. Fakat gerçekten Sudan'ın ne kadar varil petrol ihraç ettiği bilinmiyor. Ancak örneğin 2001 yılında günde 209 bin 100 varil petrolün Sudan tarafından ihraç edildiği tahmin ediliyor. Ekonomi uzmanları ise bu rakamın çok daha yüksek olduğunu ileri sürüyorlar. ABD'nin verdiği bilgilere göre ise şu anda Sudan'ın petrol hacmi 560 milyon varil civarında. Yeni petrol kuyularının açılması ve rafinerilerin üretime geçmesi halinde ise ülkenin en az 3 milyar varil petrol rezervine sahip olabileceği tahmin ediliyor. Sudan daha petrol üretiminin başında bulunuyor. Yeni kuyuların açılması ve petrol aramalarının devam etmesi için yabancı firmalar adeta kıyasıya bir rekabet içinde.
Ancak petrol arama hakları imtiyazlarının belli devletlerin şirketlerine verilmesi bazı yabancı ülkeleri Sudan rejimine karşı harekete geçiriyor. Petrolün dışında ayrıca, elmas, uranyum, bakır, kurşun, demir, antimon (Rastık Taşı), pamuk/tekstil ürünleri, hayvancılık, tarımcılık, çimento, yağ, şeker, kuruyemişler, makine taşımacılık gibi ürün ve sektörlere de sahip olan Sudan ayrıca bunları dış ülkelere ihraç ediyor. Tüm bunların dışında Sudan'ın zenginlik kaynakları arasında altın ve Arabikum lastiği de bulunuyor. Bu zenginliklerin asıl merkezi de Güney Sudan, yani: Darfur. Ancak halk bu zenginliklerden gelen gelirlerden doğrudan faydalanmadığı gibi hükümet halkın refah gücünü yükseltmek ve 40 milyonluk nüfusun 13 milyona yakın işsizine bir çare bulmak için doğrudan yatırımlarda bulunmuyor yeni iş alanların açılmasına ortam yaratılmıyor. Açlık ve yoksulluk kol geziyor. Paralar iktidar gücünü elinde bulunduran bir azınlığı teşkil eden askeri-bürokrat elitin cebine akıyor. Devlet güçlerinin yanında ayrıca aşiret güçleri de büyük bir rol oynamaktadır. Mülteciler zor durumdaBir Amerikan yardım kuruluşu olan USAID'e göre Darfur'da şu ana kadar 80 bin kişi hayatını kaybetti. BM ise ölü sayısının 50 bin civarlarında olabileceğini tahmin ederken, 1 milyona yakın köylünün ise yerlerinden sürüldüğü ve mülteci durumuna düştükleri ifade ediliyor. Ancak tüm bu verilere rağmen şimdilik Darfur'daki gelişmeler hakkında somut bir resim elde etmek mümkün görünmüyor.
Sudan hükümeti bir yandan dış dünyaya haberlerin sızmasını önlerken, Batılı hükümetler ise askeri bir müdahaleye gerekçe bulmak için Sudan'da etnik temizlik, soykırım yapıldığını ön plana çıkartmakta ve bu konuda kamuoyu oluşturmaya çalışmaktalar.Sudan hükümetine gözdağı vermek isteyen Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac ise Darfurlu mültecilere yardım etmek ve korumak için Çad'da bulunan askeri birliklerini hazır duruma geçirdi. Mülteci kampları üzerinde uçuş yapması beklenen Fransa uçaklarının mültecilere havadan gıda yardımlarını ulaştırmaya çalışacağı belirtilirken, Afrika Birliği de bölgeye askeri güç göndermek için harekete geçmiş bulunuyor.
BM'den karar tasarısı
Darfur ile ilgili BM'nin aldığı karar tasarısı 30 gün içinde Cancavid milislerinin silahsızlandırılması ve Darfur'daki "soykırımın" derhal durdurulmasını öngörüyor. Ayrıca Cancavid ve Darfur ayaklanmacılarına silah ambargosunun konulmasına yer veren karar tasarısı, "Sudan hükümeti gereken sorumluğu yerine getirmez ise uluslararası camia onunla ekonomik ilişkilerini keser" ibarelerini de içeriyor. Çin, Rusya ve Pakistan'ın talebi üzerine karar tasarısında Sudan'a karşı "ambargo" kelimesi yer almıyor. Sudan askeri hükümeti ise hiçbir yabancı gücün içişlerine karışmasını istemiyor. Buna Arap Birliği ülkeleri de destek veriyor. BM'nin kabul ettiği karar tasarısının tek taraflı olduğunu ileri süren Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail geçtiğimiz gün yaptığı bir açıklamada, "Karar tasarısı sadece hükümeti suçluyor ve önlem almasını istiyor, oysa Darfur'da silahlı bulunan ayaklanmacılardan hiç bahsetmiyor, onların durumu ne olacak, bu sorun nasıl çözülecek?" sorusunu yöneltti. Sudan'dan ayrılmak isteyen siyahlar ve animistler ise askeri ve siyasi güçlerini Güney-Sudan Halk Kurtuluş Harareti (SPLM/A) ve Darfur Adalet ve Eşitlik Haraketi (JEM) adllı örgütte birleştirmiş bulunuyorlar. Özelikle SPLM/A'nın en çok da Sudan'da faaliyet içinde bulunan Alman ticari firmaları tarafından desteklendiği Sudan hükümeti tarafından iddia ediliyor. Başta Almanya ve İngiltere'nin bir askeri müdahaleyi gerekli görmeleri Khortum'un bu görüşlerini güçlendiriyor. Geçtiğimiz ay İngiltere Başbakanı Tony Blair, İngiliz ve Avustralya askerlerinden oluşan bir birliği Darfur'a göndermek için öneride bulunmuştu. Batılıların iştahını kabartıyor
Peki Almanya hükümeti ne yapıyor?
İki koalisyon ortağı da acilen bir askeri müdahaleden yana görünüyor:
Dışişleri Bakanlığı'nda devlet müşaviri olan Yeşiller'den Kerstin Müller geçen aralık ayında askeri müdahale için baskının yapılmasını istiyordu. Federal Kalkınma ve Gelişme Bakanı SPD'li Heidemarie Wieczorek-Zeul de bu yılın mayıs ayından bu yana Darfur'a bir askeri müdahalenin yapılması için ABD, NATO ve AB nezdinde destek arıyor. Wieczorek-Zeul Sudan'a gönderilecek çevik gücün Afrikalı askeri birliklerden oluşmasını isteyip bunların AB tarafından finanse edilmesini de öneriyor. Yani bakan Afrikalıları Afrikalılara kırdırtmak istiyor ve sonradan petrol kuyuları ve zenginlik yatakları üzerinde oturmak istiyor. Eski solculardan ve sürekli "insani yardım" sözcülerinden olan Dışişleri Bakanı Joshica Fischer de "Darfur'da soykırımı engellemek istiyorsak, acilen askeri müdahale gereklidir" diyor.Washington yönetimi ise "küresel terörizme karşı" Sudan ile "işbirliği" yaptığı için "ambargo ve yaptırımlardan" bahsederken doğrudan bir "askeri müdahale" sözünü ağzına bile almıyor. Sudan Dışişleri Bakanı Mustafa Osman İsmail ise sadece bunlara ateş püskürmekle yetiniyor ve içerde hükümetinin askeri ve siyasi konumunu daha da oturtmaya çalışıyor. Almanya'nın doğrudan bir askeri müdahale istemesinin gerekçelerini şöyle izah edebiliriz. Almanya açlık ve savaşın hüküm sürdüğü bölgelere insancıl yardımları ulaştırma yerine doğrudan bir askeri müdahaleyi gündeme getiriyor. Kuşkusuz bu Almanya açısından anlaşılır bir durum. Demiryolları raylarını döşeyen ve üreten merkezi Almanya'nın Bad Oldesloe kasabasında bulunan Alman "Thormahlen Schweibtechnik" şirketi kaynak teknolojisinde uzman. Demiryolları raylarını döşeyen bir firma Güney-Sudan'ın (Darfur) Yuba şehrinden Uganda üzerinden Kenya'ya kadar demiryolları raylarını döşemek için Güney Sudan Kurtuluş Örgütü SPLM/A ile bir anlaşma imzalamıştı. Geçtiğimiz ayın başında Kenya'nın başkenti Nairobi'de bir araya gelen Alman Thormahlen firması ve SPLM/A temsilcilerinin 3 milyar dolarlık anlaşmaya son biçimini verdikleri de belirtiliyor. Thormahlen firmasının 2 bin 500 kilometrelik döşeyeceği demiryolu üzerinde Darfur'da fışkıran akaryakıtın sarnıçlı (tanklı) trenlerle Uganda üzerinden Kenya'nın Mombasa Limanı'na taşınması planlanıyor. Bunun için Alman firması ancak Darfur'un Sudan'dan ayrılmasıyla aldıkları milyarlık ihalelerinin yaşama sansı olabileceğini savunuyor ve askeri bir müdahale için hükümet üzerinde baskı uyguluyor. Darfur'daki petrol yataklarını "bağımsızlık mücadelemizin atar damarıdır" diye değerlendiren SPLM/A liderlerinden Costello Garang, Thormahlen firmasıyla olan anlaşmayı savunuyor. Ayrıca anlaşmayı savunan Kenya basını da Darfur-Kenya arasında bir demiryolunun döşenmesini olumlu görüyor ve böyle bir şeyin siyah kıtanın coğrafyasının değişmesine yol açıp aynı zamanda yeni sınırların çizilmesine de yol açabileceğini ileri sürüyor. "Almanya'nın Güney Sudan'da uzak kalması düşünülemez" diyen Thormahlen firmasının başkanı Klaus Thormahlen ise "Güney'de zengin petrol rezervleri, altın, uranyum, ne ararsan var" diyor. Şu ana kadar ise Güney'de elde edilen petrol Sudan'ın kuzeyinde bulunan Kızıldeniz'den dünyaya açılan Port Sudan Limanı üzerinden dış ülkelere taşınıyordu. Kuzey-Güney boru hattının kalmasından yana olan hükümet ayrıca bu hattın modernleştirilmesi için de elinden ne geliyorsa yapıyor, Darfur-Nairobi hattına ise kesinlikle karşı çıkıyor. Petrolün Darfur-Kenya hattında dış dünyaya açılması Sudan'ın petrol yatakları ve zenginliği üzerinde kontrolü kaybetmesi anlamına da geliyor. Geçtiğimiz hafta kuzeye akan boru hattının modernleştirilmesi için Rusya, Çin, Malezya, Fransa ve İngiltere'ye ait firmalarla yeni bir anlaşma imzalayan Khortum hükümetinin işi ne kadar ciddiye aldığına dair büyük bir kanıt. Paylaşılamayan yer: DarfurSudan'ın güneyinde yer alan Darfur bölgesi 1994 yılında 3 eyalete ayrılmış; Kuzey, Batı ve Güney Darfur eyaletleri. Orta Afrika Cumhuriyeti ve Çad ile komşu olan Darfur'un nüfusunun 3-4 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Bu bölgede yaşayan en büyük halk toplulukları Masalit ve Baggaralardır. "Fur" lar Baggaralılara dahildir. Eskiden Afrika ülkelerinden zorla getirilen siyahların Arap ülkelerine satılmaları için bir köle ticaret merkezi olarak kullanılan Darfur'un ismi ise eski yerleşimcilerini oluşturan "For (Fur)" aşiretinden geliyor ve "Darfurluların evi" anlamına geliyor. Furlar Araplaştırılıp daha cok Darfur'un kuzeyinde oturuyorlar. Daha önce buraların gerçek yerlileri olan Daco aşiretlerinin Furların gelmesiyle vatanlarından sürüldüğü kaydediliyor. Birçok büyük aşiretin yanında ayrıca Güney-Darfur'da ise sayıları 400'ü bulan Sudanlı-siyah aşiretler yaşıyorlar. Hem Sudanlı-siyah aşiretler ve hem de Furlar Afrikalı iki etnik kökenden geliyorlar. En çok yoğunlukta oldukları şehirler ise El-Fasir ve Geneina'dir. Bu Hıristiyan inancına sahip olan siyah Afrikalılar 900 ile 1200 yılları arasında bir Hıristiyan imparatorluğu kurmuşlar. Ancak buraya sızan Arap-İslam orduları 13. yüzyılda bu imparatorluğu yıkıp bölgeyi Müslümanlaştırmaya başlayıp Kanem islam krallığını kurmuşlar ve yerlilerin çoğunluğunu Müslümanlaştırmışlar. 17. yüzyılda ise yabancı Arap egemenliğine son veren yerli Keira Aşireti yönetimi devralmış. Keira Aşireti 1640 yılına kadar Darfur'da bağımsız bir sultanlık kurup buralara hükmetmişler. İlk olarak İslam yasaları ise 1596-1637 yılları arasında Sultan Soliman Solon tarafından uygulamaya geçirilmiş. Sudan CumhuriyetiResmi dili: Arapça Başkenti: Khortum Devlet biçimi: İslami askeri cunta/Başkanlık sistemi ile yönetiliyor Devlet başkanı: Ömer Hassan Ahmet el-Besir Yüzölcümü: 2.505.810 km2 Nüfusu: 38-40 milyon Etnik yapı: Ülkenin kuzeyinde yaşayan Arap asıllı Müslümanlar ülke nüfusunun yüzde 48'ini oluşturuyor. Buna Nuba aşiretleri (yüzde 8) de dahil. Ayrıca çeşitli Arap ve Afrikalı aşiretler bütün ülke çapında dağınık olarak da yaşamaktadırlar. Sudan'ın doğusunda 19. yüzyılda Suudi Arabistan'dan göç eden Rasayda ve Beya aşiretleri yerleşik iken, ülkenin güneyinde (Darfur) ise Nilotik, Dinka, Nuer ve Silluk, Azande, Topoza ve Berti aşiretlerinin yanında daha birçok aşiret yerleşik bulunuyor./by Reşad Özkan
Keşmir sorununun tarihi kökleri
Keşmir sorunu 1947'den bu yana İngiltere sömürgeciliğine son verip bağımsızlıklarına ulaşan Hindistan ile Pakistan arasında temel anlaşmazlık noktasını teşkil ediyor. Keşmir meselesi dünyanın birçok sömürge bölgesindeki gibi zamanında miras bırakılan İngiliz sömürgeci böl-yönet politikasının bir eseri. Keşmir sorunu 1947'den bu yana İngiltere sömürgeciliğine son verip bağımsızlıklarına ulaşan Hindistan ile Pakistan arasında temel anlaşmazlık sorununu teşkil ediyor. Keşmir meselesi dünyanın birçok sömürge bölgesindeki gibi zamanında miras bırakılan İngiliz sömürgeci böl-yönet politikasının bir eseri. Özelikle Keşmir sorunundan ötürü yaşanan savaş durumuna son vermek için Pakistan'a "dostluk elini" uzatan Hindistan'ın mevcut statüyü korumak için siyasi bir manevra yaptığı yorumları yapılıyor.Bu ani gelişmeler Asya kıtasında tırnaklarına kadar silahlanmış iki nükleer güç için yeni bir durum teşkil ederken, Pervez Müşerref ile Hindistan Başbakanı Atal Behari Vajpayee ile Yeni Delhi ve İslamabad'da biraraya gelerek görüşmelerine devam edeceklerdi belirtiyorlar. Hindistan'ın denetimindeki Keşmir ülkesinde sadece 1989'dan bu yana ordu güçleriyle Müslüman gerilla birlikleri arasında çıkan çatışmalarda 40 bine yakın kişinin öldüğü belirtiliyor.Cunta ilişkileri rafa kaldırdı1999'ün ilk baharında iki ülkenin sınırında bulunan Kargil bölgesine taraflar arasında çıkan çatışmalar iki ülke ilişkilerini bozmuş ve daha sonra Pakistan'da generallerin iktidarı bir darbeyle ele geçirmelerinden sonra açıklama yapan Hindistan, Pakistan ile bütün ilişkilerini kestiğini açıklamıştı.Temmuz 1999 yılında dönemin Başbakanı Nawaz şerif'in emri ile Pakistan ordusu Hindistan'ın sınırları içinde bulunan Keşmir Eyaleti'nin Kargil Tepelerini askeri bir operasyonla işgal etmişti. Ancak başta Amerika ve uluslararası baskıların sonucu şerif, işgal edilen Kargil Tepelerinden ordusunu geri çekmesini isteyince generallerle hükümet arasında siyasi çatışmaların çıkmasına neden olmuştu.1999 yılında Hindistan ile Pakistan arasında yapılan ateşkes anlaşmasını ve Kargil'de geri çekilmeyi ve yenilgiyi hazmedemeyen general Müşerref, şerif'e karşı cephe alınca, 12 Ekim 1999'da şerif tarafından görevinden azledildi. Genelkurmay başkanlığı görevinden çekilmeyen Müşerref, "ordunun Başbakan şerif tarafından politik amaçlara alet edilmesine" karşı çıkarak hükümeti fesh ettiğini açıkladı. 14 Ekim günü sıkıyönetim ilan eden Müşerref önderliğindeki askeri cunta Anayasa, ulusal ve bölgesel parlamentoların feshedildiğini duyurdu.Ülkeyi kansız bir şekilde eline geçiren Müşerref, Devlet Başkanı Rafik Tarar'ı görevinden almadı. Fakat Müşerref bunun yerine oluşturulan 7 kişilik Milli Güvenlik Konseyi'nin başına geçti.Hindistan neyin peşinde?Pakistan ordusunun Kargil'den geri çekilmesini bir zafer olarak kutlayan Hindistan Başbakanı Vajpayee, Pakistan generallerini kızdırarak iki ülke arasındaki ilişkilerin gerginleşmesine ivme kazandırmıştı. ABD'nin baskıları sonucu sağlanan ateşkese rağmen sınırda çatışmalar süregeldi. 1999'un Eylül ve Ekim ayları arasında Hindistan'da yapılan parlamento seçimlerinde Hindu Milliyetçi Baharatiya Janata Partisi (BJP) 543 sandalyeden 183'ünü kazanarak en güçlü parti olarak çıkmıştı. Diğer küçük partilerle "Ulusal Demokratik Cephe" koalisyonunu kurarak gereken çoğunluğu iktidar koltuğuna oturdu.Vajpayee, seçimlerde zaferle çıktığı eyaletlerde gittikçe oy kaybına uğradı, bazı eyaletlerde ise iktidarı tekrar Kongre Partisi'ne kaptırdı. Seçimlerde verdiği sözleri şu ana kadar yerine getirmeyen Vajyapee, iç politikada büyük sıkıntılar içinde bulunuyor. Pakistan Devlet Başkanı Müşerref'in de mevcut durumda El Kaide ile başı dertte. İslamcıların ülkede iktidarı ele geçirmeleri işten bile değil. Pakistan ile yapılacak görüşmelerde Müslüman gerillaları tasfiye etmeyi hesapları yapan Hindistan yönetimi, mevcut statükoya meşruiyet kazandırmak istiyor. Müşerref'in böyle bir meşruiyeti onaylayacağı tahmin edilmezken, kıtada komşu ülkelere nazaran daha demokratik bir yönetim biçimine sahip Hindistan'ın hangi hesaplar içinde olduğu henüz anlaşılmış değil.Hindistan'ın tüm bu gelişmelerden sonra yeniden Pakistan'a ABD'nin baskısı sonucu yaptığı barış çağrısının iktidarda bulunan hükümetin bir zayıflık belirtisi olduğu bölgedeki politik gelişmeleri yakından takip eden uzmanlar tarafından dile getirilirken, barış görüşmeleri için iki tarafın da geçmişte "Keşmir örgütleriyle danışmadan" karşılıklı sürekli çağrılarda bulunduğu fakat bir sonuç elde edilmediği belirtiliyor. Taraflar bu sefer Keşmir'in temsilcilerini de masaya çekmeye çalışıyorlar.Keşmir sorunu ve Hindistan'ın bölünmesi Hindistan'ın parçalanmasının tarihi nedenleri eskilere dayanıyor. 8. yüzyılda Arabistan'dan yayılan İslam dini Hindistan'a kadar uzanır. 12. yüzyılda Selçuklu İmparatorluğu denetimine geçen Gaznelilerin öncülüğünde Hindistan'ın Pencap bölgesi işgal edilerek zorla Müslümanlaştırılır. Gazneniler, 1400 yılında Hindistan toprakları içinde bulunan Afgan, Pencab, Keşmir, Sindh, Bengal ve güneyde bulunan Madras bölgelerini de hakimiyetlerinin altına alırlar. 1760 yıllarına kadar Kuzey Hindistan'ı denetiminde tutan Gazneliler, 400 yıl boyunca yerli halkları Müslümanlaştırırlar.Hindistan'ın kuzeyine Türkmen, İrani, Afganlar, Farslar, Kürtler, Pathanlar ve Araplar gibi etnik kolonileri yerleştiren Gazneliler İslamlaştırmaya etnik bir boyut kazandırırlar. Tüm bu planlara rağmen Müslüman koloniler ortak bir etnik kimliğine ulaşmamalarına rağmen kendi içlerinde ortak Müslüman kültürel değerleri geliştirip bir nevi ruhsal, ekonomik ve kültürel "birlik" oluşturmayı başarırlar. Kuzeydeki bu dış kaynaklı İslamlaşma oluşumu ve içteki sosyal ve "etnik kökenlere dayanan" hareketlenmeler 1857/58 yıllarında bir "Pakistan Hareketi'' ortaya çıkmasına neden olur. Böylece Hindistan'ın dört büyük mıntıkasında İslami etnik kolonilerden oluşturulmaya çalışılan sunni bir "Pakistan" ulusunun tohumları ekilir. Pakistan hareketi (PAKIS)'in ilk temelleri böylece ilk önce Delhili Sah Vali-Ullah tarafından atılır. Bu hareket daha sonra Vali-Ullah'ın oğlu Sah Abdul Aziz ve onun öğrencisi Seyyid Ahmed tarafından kurulan Vahabi reform hareketiyle yepyeni bir yenilikçi ivme kazanır.Yenilikçi İslam hareketleri olarak tanınan bu reformcu girişimler 20. yüzyılda batılı felsefi görüşlerle temas edince "ilerici bir İslami sentezin" ortaya çıkmasını beraberinde getirir. 1920 yıllarından sonra Almanya'da kültür ve felsefe öğrenimini gören ünlü İslam şairi ve felsefecisi Mohammed İkbal'in "İslam dininin her şeyin gerçek teorik merkezi ve gerçeğin ifadesi" olduğu düşünceleri İslam içinde gelişen bu yenilikçi reform hareketlerinin gidişatını belirler. İkbal, 1930 yılında Kuzey Hindistan'da Müslümanların çoğunlukta yaşadığı bölgelerde bir bağımsız devletin kurulmasının kaçınılmaz olduğunu ileri sürerek kurulacak devletin ismini de "Pakistan" olarak önererek bunun içine ayrıca Hindistan'ın Hindu bölgesini, Bengal ve Belucistani da dahil ediyor (Belucistan tarihten beri İran ve Pakistan arasında ikiye bölünmüş bulunuyor).Müslüman etnik gruplar ve gizli örgütlerHindistan coğrafyasında yaşayan Müslüman etnik grupların ve Hindu halklarının sosyolojik ve psikolojik olarak ortak bir tarihe ve kültürel değerlere sahip olmadığını gerekçe gösteren Müslüman düşünürler 1906 yılında İslam Birliği örgütünü kurarak bağımsız bir Müslüman devleti fikrini yaymaya çalışırlar.1930'lu yıllardan sonra bu reformcu akımına başına gecen Pakistan devletinin kurucusu ve İslam Birliği Başkanı Mohammed Ali Jinnah ve mücadele arkadaşı Houdri Rahmat Ali İngiltere'nin sömürgeciliği altındaki Hindistan'ın kuzeyinde Müslümanların çoğunlukta olduğu "PAKIS" bölgelerinde "Müslüman kökenli etnik grupların" yönetimlerine kavuşması için bölgesel otonomi uğraşları içine girer. İngiliz sömürgeciliğine karşı 1885 yılında kurulan ve Hindistan'ın bağımsızlığı için mücadele eden Hindistan Ulusal Kongre Partisi'yle ülkenin siyasi gidişatı üzerinde anlaşma sağlamayan PAKİS Hareketi bunun üzerine Hindistan'da yaşayan Müslüman grupların çıkarlarını ve kültürel haklarını savunmak için ve hatta zorunlu olduğu zaman Hindistan'dan ayrılıp Bağımsız Pakistan devletini kurmayı savunur.İslam Birliği 1940 yılında aldığı bir kararla İngiltere Kraliyetinden Müslümanların Sikhs ve Hindu'lardan korunması için bağımsız bir Pakistan devletinin tanınmasını talep eder. 1946 yılında Mahantmah Gandi'nin önderliğindeki Hindistan Ulusal Kongresi ve İngiltere arasında yapılan bağımsızlık görüşmelerinde Ulusal Kongrenin bütün itirazlarına karşın İngiltere, İslam Birliği'nin "endişelerini" göz önünde bulundurarak "böl-yönet" politikası gereğince bağımsız bir Pakistan devletinin ilan edilmesini kararlaştırırken, prensip olarak Müslüman grupların hakları verilmesinden taraftar olan Gandi, Hindistan topraklarında yaşayan bütün etnik grupların birlikte yaşamasında diretir. Gandi, Müslümanların da haklarını savunduğu için 30 Ocak 1948 yılında aşırı bir Sikhs mezhebi tarafından öldürülür.Bütün anlaşmazlık ve çatışmalara rağmen 200 yıllık (1756-1947) egemenlikten sonra Hindistan'ın bağımsızlığına yanaşan İngiltere 15 Ağustos 1947 yılında Hindistan'ın yanında Pakistan'a -Güney Pakistan ve Doğu Pakistan-bugünkü ismiyle Bangladeş- bağımsızlık tanır. 1947 yılında ise Bangladeş 17 Aralık 1971 yılından Pakistan'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan eder.1947 yılı içinde Hindistan ile Pakistan arasındaki çatışmalar, bağımsızlıklarına ulaşmalarına rağmen son bulmadı. Meydana gelen din savaşlarında her iki taraftan yüzbinlerce kişi hayatını kaybederken, demografik değişmelerde meydana geldi. Pakistan devletinin sınırları içinde bulunan Müslüman olmayan etnik gruplar Hindistan'ın içine çekilirken, Hindistan sınırları içinde kalan Müslümanlar ise Pakistan'a göç ettiler. Haydarabad, Yunagadh ve Keşmir bölgelerinde ciddi demografik değişiklikler meydana gelmedi.Keşmir bağımsızlığını ilan ediyor fakat...Pakistan ve Hindistan sınırları içinde bulunan 600'a yakın emirlikler iki devletten birine katılırken sadece 3 tanesi Haydarabad, Yunagadh ve Keşmir feodal beylikler bağımsız devlet kurmak için faaliyet içine girdiler. Bu 3 derebeylikte Pakistan, Hindistan ve İngiltere arasında yapılan müzakerelerden sonra bağımsızlıklarına ulaştılar.Müslümanların ezici çoğunlukta olduğu Keşmir'de halk 1947 yılında Pakistan ile birleşmek isteyince, buna bir Hindu olan Keşmir Emiri Maharaca Hari Singh karşı çıkıp Hindistan ile birleşme anlaşmasını imzalar. Pakistan anlaşmanın bozulması ve halkın arzusunun göz önünde bulundurulmasını BM'den talep ederken, Keşmir ekim ayı içinde Hindistan'ın saldırısına uğrar. Hindistan orduları Keşmir ülkesinin büyük bir bölümünü işgal ederken, Pakistan sınırında bulunan bir bölümü de -bugünkü Pakistan topraklarına dahil edilen "Azad Keşmir"- Pakistan ordusunun denetimine geçer.1952 yılına kadar otonom bir bölge olarak derebeylikle ile yönetilen Hindistan'ın denetimindeki Keşmir ülkesi Yammu bölgesiyle birleştirilerek, Yammu ve Keşmir adını aldı ve 1957 yılından itibaren Hindistan'ın bir eyaleti oldu. Birleşmiş Milletler Keşmir için prensipte bir referandum öngörmesine rağmen şu ana kadar Pakistan ve Hindistan BM'nin bu önerisinden hep kaçındı. Kanayan bir yara olan Keşmir sorunundan ötürü Hindistan ile Pakistan arasında çıkan çatışmalarda şu ana kadar 1 milyon kişinin hayatına mal oldu.Hinduların çoğunlukta bulunduğu ve Müslüman bir derebey tarafından yönetilen Haydarabat ile aynı zamanda Hinduların çoğunlukta olduğu Yunagadh'ın Müslüman derebeyliği Pakistan ile birleşme kararı alınca bu iki beylikte 1948'de Hindistan ordusu tarafından işgal edilir.1980 yılları başından itibaren Keşmir'in bağımsızlığı için yeniden örgütlemeler başlar. 1988 yılında bölgeye özel ordu birliklerini gönderen Hindistan hükümeti, bölgesel idari yönetime sahip olan Keşmir eyaletini 1991 yılından itibaren doğrudan merkezi hükümete bağlar. Yammu ve Keşmir Ulusal Kurtuluş Cephesi (JKNF)'de biraraya gelen Müslüman gerillalarla Hindistan ordusu arasında meydana gelen çatışmalarda sadece 1998 yılında 500'in üzerinde kişi yaşamını yitirdi.1999'un şubat ayında biraraya gelen Hindistan ile Pakistan hükümet başkanları sorunun çözümü için prensip anlaşmaya varmalarına rağmen, Pakistan tarafından desteklenen gerillalarla Hindistan arasında savaş durmadı. "Keşmir Hür Cephesi/Hürriyat "Keşmir sorunu çözülmek isteniyorsa, bizimle masaya otursunlar" açıklamasını yaptı.KeşmirKeşmir ülkesinin çok eski bir tarihe sahip olduğu biliniyor. İsmini M.Ö. Keşmir'in kuzey dağlarında yerleşik olan "Kasi" aşiretinden alıyor. Bölgede kazı çalışmaları yapan arkeolog ve tarihçilere göre Keşmir ülkesi geleneksel olarak Hindu'ların merkezi olarak da biliniyor. 14'ncü yüzyıldan itibaren Keşmir'i istila eden İslam orduları halkı zorla müslümanlaştırırlar. Keşmir ülkesi 16 yüzyılda Moğol ordularının saldırılarına maruz kalarak, imparatorluğun bir parçası haline gelir. 17. yüzyılda Afgan derebeylerinin denetimine giren Keşmir daha sonra İngilizlerin egemenliğine girer.Hindistan'ın Kuzey güneyinde bulunan Yammu-Keşmir eyaletinin yüzölçümü 144 bin 122 olup, Keşmir'in üçte biri de Pakistan'ın kontrolünde bulunuyor. Tarımcılıkla uğraşan Keşmir'de halkın çoğunluğu Müslüman oluşturur. Ayrıca ülkede Hindu, Budist ve Sikhs dinine sahip etnik azınlıklar da yaşamaktadır.Kronoloji 1990 yılında Cammu ve Keşmir Ulusal Kurtuluş Cephesi (JKLF) öncülüğünde "Bağımsız birleşik Keşmir" için silahlı mücadele başlar. 1992 yıllarından itibaren Pakistan tarafından desteklenen ve Keşmir'in Pakistan'a bağlanmasını isteyen Müslüman grupların örgütlemeleri başlıyor. 1994 yılına kadar Keşmir kurtuluş örgütleriyle Hindistan ordu birlikleri arasında çatışmalar başlar.1994 yılında Hindistan tarafından yapılan açıklamada Pakistan'ın denetimindeki "Azad Keşmir"in Hindistan'a geri verilmesi talep edilir. 1995 yılında iki ülke arasında sınırda meydana gelen çatışmalar yüzünden yüzbinlerce kişi topraklarını terk eder.1997 yılında Pakistan ve Hindistan BM'nin baskısıyla biraraya gelerek sorunun çözümü için görüşürler. Ancak burada bir çözüme ulaşılmadan görüşmeler sona erer. "Keşmir meselesinden dolayı" bir atom savaşının eşiğine defalarca gelen iki ülke, ulusal gelirlerinin büyük bir çoğunluğunu silahlanmaya harcadıkları için aynı zamanda büyük bir ekonomik krizin de içinde bulunuyorlar. Eylül 1997 yılında, Pakistan "silahlanmanın önüne geçmek için" Hindistan'a saldırmazlık paktı önerirken, Hindistan, Keşmir'den askerlerinin yarısını kışlaya çekebileceğini ima etti.Mayıs 1999'da Pakistan destekli Hizb ul-Mucahedin örgütüne bağlı yüzlerce silahlı Müslüman gerillala sınırdan gizlice Hindistan'ın denetimindeki Keşmir bölgesine girer. Keşmir meselesinde uluslararası arabuluculuğu reddeden Hindistan, dönemin ABD başkanı Bill Clinton'nun baskısı sonucunda 11 Temmuz 1999'da Pakistan ile ortak ateşkes anlaşmasını imzalayarak Hindistan'a giren Müslüman gerillaların tekrar Pakistan geri çekilmelerini sağlar. Bu anlaşmayı zafer olarak kutlayan Hindistan, Pakistan Başbakanı Navaz şerif'in ordu tarafından yapılan askeri bir darbeyle görevinden alınmasına neden olur.2005 yılında Pakistan'da iktidarda bulunan Müşerref, barış görüşmeleri için bir davetiye gönderen Hindistan başbakanı Vajpayees "Pakistan ile barışmak" istediğini belirtir. Müşerref davetiyeyi kabul eder ve taraflar resmen Keşmir ve diğer çatışmalı sorunlarını çözmek için görüşmelere başladılar./by Reşad Özkan
Rojeva wan şer e

Koordînatorê Komîteya dijberê Konferansa Ewlehiya NATO’yê Jan Tepperîes/
Foto:RG
Endamê Koordînasyona Protestoya dijî Konferansa Munîhê got: Rojeva wan şer e
Konferansa şerxwazên cîhanê civiya Bazirganên şer di bin navê Forma Davosê de li Munîhê civiyan û Konferans li dar xist. Hat ragihandin ku 250 leşker, bazirgan û siyasetmedar beşdar bûn. Konferans bi çekên giran ji aliyê hezaran leşkeran ve tên parastin.
Di rojeva konferansê de ‘Cîhana bêîstîkrar, guherîna desthilatî û dengeyan, Stratejiyên kêm… heye. Konferans ji aliyê dijberên şer ve bi xwepêşandanan tê protestokirin. Koordînatorê Komîteya dijberê Konferansa Ewlehiya NATO’yê Jan Tepperîes wiha bersiv da hin pirsên me. -
Çima hûn dijberiya konferansê dikin?
Konferans civîna şerxwazan e. Koma qatîlan civiyane û biryarên şer digirin. Ji bo vê tu guman nemaye. Ev ji navê beşdaran jî diyar e. Wek mînak: Şîrket û koma aqilmendên şer di nav beşdaran de ne. Bi tevayî nebe jî bazirganên şer ên cîhanê li vir civiyane. Ka mirov dikare ji bilî şerkar navek li vana bike.
- Armanc û rojeva konferansê çi ye?
Heke dem û pêvajo, mêvanên ku hatine dawetkirin li ber çavan bê girtin dê armanca konferansê jî bê dîtin. Konferans bê protokol e, divêtiya wê ya biryargirtinê aşkera dike ku stratejiyên leşkerî tên koordînekirin. Mijara axaftinê jî ev e. Dê hewl bidin ku eniyên nû yên şer biafirînin. Ev enî stratejiya şerê Yuguslavyayê ku NATO’yê di sala 1999’an de da destpêkirin ku hê jî didome; di 2002’yan de di bin navê ‘têkoşîna dijî terorê’ û 2003’yan de şerê Iraqê ne. - Artêşa Alman çima leşker naşîne derve?Artêşa Federal a Almanyayê ji bo ku şer bikin çûne Bosna, Kosova, Afganistan, Kongo, Lubnanê. Ev di bin biryarên koalîsyona NATO’yê de pêk hatin. Di fermiyetê de tê gotin ku ji bo aştiya cîhanê û ewlehiya almanan tên şandin. Lê ev derew e. Dixwazin wisan bi me bidin fêmkirin. Peywira şandina leşkerên Almanyayê di pirtûka spî de destnîşan kiriye. Di pirtûkê de tê gotin ku artêşa Almanyayê divê ewlehiya guhêzbariya serbest a mal û îthalata madeyên xam ên li cîhanê bigire. Armanca şandina leşkeran a esasî ev e. Her wiha Pirtûka Spî mafên mirovan binpê dike û dixwaze pêşî li penaberan bê girtin. Hiqûqa navneteweyî li ber çav nayê girtin û li ser navê ewlehiya cîhanê leşkeran dişînin. Berovajî dibin bingeha bêîstîkrariyê.
- We banga protestoyê kir. Tê de tê gotin ku dixwazin derve û hundir mîlîtarîze bikin. Gelo çawa mîlîtarîze dikin?
Li dijî civakê polîtîka mîlîtarîstkirinê me di dema protestokirina civîna G-8’an de dît. Di dema prostestoyê de bi tangan ava şid pijiqandin ser me, bi balafirên şer ên bi navê tornado ji bo ku keşif bikin û îstîxbaratê berhev bikin di ser me re ji nizim ve firîn. Ev ji bilî biryarên parlamentoya federal pêk hatin. Divê baş bê dîtin ka di vê konferansê de navbera xeta sivîl û leşkerî de tu mesafe maye? Ev xet bi giştî hat hilanîn. Kî leşker, kî sivîl e diyar nîn e. Di ewlehiyê de polîs û leşker hevpar ewlehiyê digirin. Ev ne tenê ewlehî ye nîşana tevlêhevbûna jiyana sivîl û leşkerî ye jî. Heta di nav pergala şaredariyan de serbazên cîgir ku girêdayî artêşa federal in peywir dikin. Ka em ê ji bo van bêjin çi?
- Di konferansê de Erdogan li ser rista Tirkiyeyê ya li Rojhilata Navîn axivî. Gelo pêwendiyên Tirkiye û Almanyayê çawan ne?Divê em pirs bikin ka çima Erdogan hat?
Li gorî me dawetkirina Erdogan ne tiştekî hêsan e û em bi tu awayî qebûl nakin. Erdogan li Tirkiyeyê sedemê şer û bêîstîkrariyê ye ka dê çawan ji bo îstîkrara cîhanê xizmet bike. Ev bi tu awayî nayê famkirin û rasterast nîşaneya xapandina gelan e. Dema mijar daxwaza avakirina sendîkayên azad û bidestxistina mafên kêmaran be hikûmeta tirk di nav polîtîkayên artêşê de tevdigere. - Gelo endamê Tirkiyeya ku endamê NATO’yê, rista wê ya li Rojhilata Navîn çi ye?Vexwendina Erdogan a konferansê diyar e. Tê xwestin ku di nav eniya li dijî Îran û Sûriyeyê de cih bidin wî. Tê zanîn ku li dijî PKK’ê di nav eniyeke navneteweyî de êrîş dikin. Her roj Qandîlê bombebaran dikin. Heke ne ji Amerîka, Îsraîl, YE û NY’ê be Tirkiye nikare here derveyî sînor. Lê ev bi agahiyên keşifên Amerîka û Îsraîlê pêk tên. Pispor diyar dikin ku heke ev îstîxbaratên ku li dijî PKK’ê bi kar tên bi ser kevin dê heman tişt di nav konsept û eniya ku Tirkiye jî di nav de ye dê li dijî Îranê jî bi kar bê. Niha de teknîka ku li dijî Îranê bi kar bê di ser Tirkiyeyê de dişînin herêma bajarê Diyana ya Herêma Federal a Kurdistanê. Her wiha çapemeniya YE û Îsraîlê diyar kir ku 3 an jî 4 kîlometre dûrî sînorê Îranê baregehên îstîxbaratî hatine lêkirin. Baregehek ji bo heman armancê bi destûra Tirkiyeyê li navçeya Gevara Colemêrgê tê lêkirin. Dema mirov li van esasan dinêre dibîne ku Tirkiye ji bo NATO’yê şirîkeke pir girîng e.
- Kî vê konferansê fînanse dike?
Bersiva vê pêkhatina konferansê di salên borî de hatiye dayîn. Hikûmeta Federal konferansa Munîhê bi piştgiriya teknîk û leşkerên artêşa federal a Almanyayê pêk tîne. Konferansa ‘Ewlehiyê’ rasterast hikûmeta Federal a Almanyayê fînanse dike. Koma çepgir a parlamentoya Federal der barê fînansa Konferanasa mijara gotinê de pirs ji parlamentoyê kirin. Di bersivê hikûmetê de hat gotin piştgiriya darayî 840 hezar ewroye û ji bûtçeya Federal tê veqetandin. Dixuye fînansa koma kujerên li konferansê dicivin jî bi pereyên gel tê kirin. Divê her kes ji vê haydar be û ji gotinên derew ên hikûmetê bawer neke.
’44’emîn Konferansa Ewlehiya Munîhê’ li bajarê Munîha Almanyayê dest pê kir. Organîzatorê konferansê şewirmendê Serokwezîrê berê yê Almanyayê Helmuth Kohl ê bi navê Horst Teltschîk e. Teltchîk diyar kir ku wan 250 leşker, bazirgan, siyasetmedar û nûnerên hikûmetan dawet kirine. Serokwezîrê Tirkiyeyê Receb Tayyîp Erdogan jî heye. Konferans ji aliyê pergala Weqfa Wuandt Stîftung û artêşa Almanyayê ve tê organîzekirin. Ewlehiya konferansê jî bi çekên giran ji aliyê 400 lişkerên komandoyê alban ve tê parastin.
Her wiha 5 hezar polîs jî sewqî herêmê kirin. Heta dawiya konferansê qada hewayî ya Munîhê ji balafiran re jî hat girtin.
/by Reşad ÖzkanÇileyê Paşîn 2008/Azadiya Welat/Özgür Politika
Abonnieren
Posts (Atom)
Dr. Christian Schwaabe: "Der Terror ist ein transnationales Phänomen geworden"
zum Thema „Terrorismus“ Dr. Schwaabe: Der Terror ist ein transnationales Phänomen geworden Dr. Schwaabe: Der Terror ist ein transnati...
-
zum Thema „Terrorismus“ Dr. Schwaabe: Der Terror ist ein transnationales Phänomen geworden Dr. Schwaabe: Der Terror ist ein transnati...
-
Von Thomas Morawski/Fernsehjournalist Die meisten Deutschen dürften noch nie in Kurdistan gewesen sein. Ihr Bild ist vor allem durc...
-
Sebebên terorîzma transnasyonal piralî ne. / Interview & Fotos by Reşad Ozkan Civaknas Schwaabe ( http://www.gsi.uni-muenchen...