11. September 2009

AB'nin yeni enerji stratejisi

AB'nin Nabucco projesi hakkında Kürtler ne düşünüyor?
Nabucco Projesi`nin danışmanlığını Federal Almanya eski dışişleri bakanı Joschka Fischer yapıyor.
Nabucco Projesi / Nabucco Gas Pipeline project: new gas transmission possibilityNabucco Projesi / Nabucco Gas Pipeline project: new gas transmission possibility
Kaynak:wikipedia.org. Nabucco Gaz-Boru hattı Kürdlerin söz sahibi olmadığı topraklarından geçecek. Nabucco Erzurum'a, buradan Kırıkkale-Ankara ve daha sonra İstanbul'dan Avrupa'ya transit yol alacak.


Nabucco Projesi`nin danışmanlığını Federal Almanya eski dışişleri bakanı Joschka Fischer yapıyor
Nabucco Projesi`nin danışmanlığını ise Federal Almanya eski dışişleri bakanı Joschka Fischer yapıyor. Fischer 2007 yılında kurduğu Joschka Fischer Consulting adlı danışmanlık Firmasının başında bulunuyor.

Dışişleri bakanlığından uluslararası enerji devlerin lobiciliğine:68`li kuşağın ikonu Joscka Fischer

Siyasi lobiciliğin karşılığı: 1 Milyon Euro?
Nabucco-Konsorsiyomu içinde bulunan Avusturya Enerji Şirketi (OMV) ve Alman Enerji Şirketi RWE ile Fischer arasında bu yıl içinde bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Fischer Nabucco`ya siyasi danışmanlık yapacak ve anlaşma 2010 yılının sonuna kadar devam edecek. Almanya`da yayınlanan Manager-Magazin adlı ekonomi dergisinin yazdığına göre, Fischer Nabucco Projesine dahil olan devletlerin hükümet ve yönetici düzeyindeki temsilcileri arasında diyalog ve ilişkilerin bakımı ve gelişmesi için siyasi danışmanlık yapacak. Ayrıca Fischer`in danışmanlık faliyetleri için bir milyon Euro`ya yakın ücret alacagi da belirtiliyor.
Nabucco`ya rekabet olarak ise Rusya`nın Kuzey Gaz Boru Hattı Projesi Gazprom/ Nord-Stream-Pipeline bulunuyor.
Bu Proje`nin danışmanlığını da Fischer`ın eski şefi/eski Alman başbakanı Gerhard Schröder yapıyor.

Enerji sahasında Rusya-AB çekişmesi
Kendisini Rusya'nın enerji bağımlılığından kurtarmak isteyen Avrupa Birliği (AB) yeni bir arayış içine girmiş bulunuyor. Bilindiği gibi AB ülkelerinin enerji ihtiyaçlarının yüzde 25'ini gideren Rusya, soğuk savaş döneminde de AB ükelerinin en güvenilir enerji satıcısı ve vericisiydi. Avrupa ülkeleri bu ülkeden gaz ve petrol ihtiyacının büyük bölümünü sağlıyordu. Bu halen böyle. Ancak AB'nin yeni planlarına bakarsak önümüzdeki yıllarda bu durum değişecek. AB Planlama Dairesi'nin çekmecede tuttuğu ve kamuoyuna açıklanmayan yeni araştırmasının sonuçlarına göre, Dünya enerji rezervlerinin çok büyük bölümü Hazar Havzası (Azerbeycan) Kazakistan, Türkmenistan, Güney Kurdistan ,İran ve Irak topraklarında bulunuyor.

AB,Asya kıtasında bulunan yeraltı enerji kaynaklarının yüzde 15'ini ele geçirmeyi hesaplıyor.
Bilindiği gibi 3 yil önce Viyana'da toplanan Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye Enerji Bakanları ile AB Enerji işleri sorumlusu Andris Piebalgs, Gaz-Boru hattının önündeki son engelleri de görüşüp AB'nin yeni enerji politikalarına yön verecek tarihi bir anlaşmaya varmışlardı. Orta Asya ve Hazar Havzası'ndan yılda 30 milyar metre küp gaz, Nabucco Gaz-Boru hattı ismini taşıyacak bu büyük projeyle Azebeycan-Türkiye-İran sınır üçgeninden Erzurum-Ankara-İstanbul istikametinden geçerek Bulgaristan-Romanya-Macaristan-Avusturya vd AB ülkelerine pompalanacak. 8 milyar euroya mal olacak bu proje sayesinde AB, Asya kıtasında bulunan yeraltı enerji kaynaklarının yüzde 15'ini ele geçirmeyi hesaplıyor.

Pastayı kimler paylaşıyor?
Nabucco-KonsorsiyomunuAvusturya Enerji Şirketi(OMV), Macaristan Enerji Şirketi(MOL),Romanya Enerji Şirketi(Transgaz), Bulgaristan Enerji Şirketi (BULGARGAZ), Alman Enerji Şirketi(RWE) ve Türkiye Enerji Şirketi(BOTAŞ)oluşturyor.

Projenin inşası için, Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ile Avrupa Teşvik Bankası (FGB) finans musluklarını açmışlar.

Rusya'yı epeyce kızdıran Nabucco Gazboru hattı AB ülkelerinin stratejik enerji çıkarlarını garanti altına almayı hedeflerken, diğer yandan yoksul ve problemli ülkeler üzerinden geçen boru hattı bir araç haline de dönüşebilir. Örneğin bu araca en çok Türkiye ihtiyaç duyabilir. Çünkü Türkiye AB'ye girmek istiyor. AB ülkelerinin çoğu halkları, Ankara'nın bu arzusuna fazla sıcak bakmıyor. İlerde Türkiye AB ile başlayan tam üyelik müzakerlerinde topraklarından geçen gaz boru hattı kartını tehdit olarak sürekli cebinde hazır tutup, Avrupalılara karşı şantaj olarak kullanmaktan kaçınmayacaktır.

AB'nin bu yeni önemli projesi hakkında ya Kürtler ne yapıyor?
Nabucco Gaz-Boru hattı Kürdlerin söz sahibi olmadığı topraklarından geçiyor. Nabucco Erzurum'a, buradan Kırıkkale-Ankara ve daha sonra İstanbul'dan Avrupa'ya transit yol alacak. 2008 yılında başlayan 3300 kilometrekare uzunluğundaki projenin inşasının 2013 yılına kadar bitirilmesi ve gaz verilmesi bekleniyor. Demeki enerji yataklarını ele geçirmek için hep savaşa gerek yok, biraz da çıkar hesapları ile akıl gerekiyor.

Bakalım Türkiye ilerde bu proje için 'rahatsızlık unsuru' olacak mı?

by Reşad ÖZKAN/RÖ
/Politika/Kurdistan-Post/Glawej.com/malame.com

16. August 2009

Murathan Mungan ile Mülakat

“Doğunun Sarayı” kitabı Mungan’ın deyimiyle “aşk, sevgi, şiddet ve erk”e ilgi duyanların okuyacağı bir eser. Kültürler ve insanlar arasında bir diyalogtur.
Yazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okuduYazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okudu.
/Text ve Fotolar:by REŞAD ÖZKAN http://www.agahdari.homepage.t-online.de/41526.html

Ünlü yazar Murathan Mungan, “Benim için sanat yapıtı bir çömlek gibidir. Hem toprağında varolduğu anlaşılır hem de dünyanın her yerinde kullanılabilir olması gerekir“ diyor.

Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı 2006’da birçok ünlü yazarla karşılaşmak mümkündü. Yaklaşık 300 bin kitapseverin ziyaret ettiği fuarda yer alan yazarlardan biri de Murathan Mungan’dı. Mungan ile yazar Mehmet Ali Toptaş ARTE’nin podyumunda okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okudular.

Hemen okuma etkinliğinden sonra sorularımızı cevaplayan Mungan, “Sadece Almanya için Almanca dilinde“ yeni yayınlanan “Doğunun Sarayı” adlı öykü kitabına ilişkin bilgi verdi. Mungan, “Dünyanın doğu ile batı diye ikiye ayrıldığı bir çağda batıda oturanların doğuya hangi pencerelerden baktıkları esası önemli“ dedi. İyi sanat yapmayı bir çömleğe benzeten yazar Mungan, “Sanat o ülkenin, o yazarın toprağından yapılan bir çömlektir. Hem toprağında varolduğu anlaşılır hem de dünyanın her yerinde kullanılabilir“ tespitini yaptı.


Sayın Mungan kültür televizyonu ARTE’nin konuğu olarak Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’nda sizin de belirtiğiniz gibi sadece Alman okuyuculara yönelik olarak Almanca dilinde “Doğunun Sarayı (Palas des Ostens)” adlı yeni kitabınızdan pasajlar okudunuz. Neden sadece Almanca?

Efendim daha önceden de belirttiğim gibi böyle “Palast des Ostens“ denilen yazılmış bir kitabım yok. Ancak bu yeni hazırlanmış yapıt, daha önce yazdığım kitaplarımdan doğu ve batılıların birbirlerine hangi pencerelerden baktıklarını işleyen seçmelerden oluşuyor. Sadece özel olarak Almanya için hazırlanmıştır. Kitap 5 öyküden oluşuyor. Kültürler diyaloğuna bir katkı olsun diye.

Ama her kitap benim icin bir mimari yapıdır ve bir tamamlanmış bütünlüktür. Öykülerin tıpkı bir romanda olduğu gibi birbirini izlemesini, birbirini sürüklemesini ve temaların birbirine devredilmesini amaçlarım. Yazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okuduTürkiye gibi yazarlar için sorunlu bir ülkeden geliyorsunuz. Okuyucularınızın hemen hemen tamamı orada. Orada yazarlığınızı, sanatınızı engelleyen zorluklarla karşılaşıyor musunuz?

Her yazarın karşılaştığı zorluk, benim de karşılaştığım zorluktur. Ama özel olarak karşılaştığım bir zorluk yok. Ama Türkiye’nin eğer antidemokratik kısıtlamalarını, düşünce özgürlüğü önündeki engelleri kastediyorsanız, bunlar herkesi etkilediği gibi beni de etkiliyor tabi. Ben sadece bunun benim kendi içimde bir otosansür yaratmasına müsaade etmek istemiyorum. Yazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okuduSizce Türkiye’de bir demokratikleşme var mı, bu konuda bir gelişme seziyor musunuz? Bir sonuç verecek mi?

Ya verecek, ya verecek başka çaresi yok. Sadece Türkiye için değil, dünya için de barış istemekten başka çaremiz var mı yani! Tabi ki Türkiye’de çok zorluk var. Ancak Türkiye’yi yönetenlerin çeşitli anlayışlara, çeşitliliklere tolerans göstermesi ve bunların öğrenilmesi, hepimizin esenlik içinde birarada yaşaması için fazla pahalı olmaması gerekiyor. Bütün insanlık için yapılması gerekenleri herkes üzerine düştüğü kadar ve düşmediği kadar yaptı ve hala yapması da gerekiyor diyorum.

Türkiye Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olmak istiyor. Türkiye’nin AB’ye girmesine taraftar mısınız?

Evet Türkiye’nin AB’ye girmesini istiyorum. Bu benim AB’nin kendisini herşeyin çözümü görmemden veya bir Cennet olduğundan kaynaklı değil. AB süreci Türkiye’nin kendi ivmesiyle kendi dinamiğiyle pek halledemediği demokratikleşme sürecini geliştirebilir. Bu sorunların ancak AB süreciyle bağlantılı olarak çözüleceğine inanıyorum ve bunu hissediyorum. AB aynı zamanda bu anlamda bizim balans ayarımız.

Frankfurt’tasınız, şehir hoşunuza gidiyor mu? Kitap fuarını gezdiniz mi, nasıl görüyorsunuz?

Bir kere kitap fuarı, dünyanın neresinde olursa olsun iyidir. Ama Frankfurt şehrini çok sevdiğimi ve çok güzel bulduğumu söyleyemiyeceğim. Çünkü ben bir dönem Mannheim-Ludwigshafen’da yaşadım o dönem ilk gittiğim yer Frankfurt, biliyorum. Ancak Frankfurt Kitap Fuarı bizim için bir tülü bir kabe. Bunun için Frankfurt’u affediyoruz!

Avrupa’daki okuyucularınıza bir mesajınız var mı?

Beni okuyan ve seven herkese merhaba demek istiyorum. Benim kitaplarımı okumayı sürdürmelerini diliyorum. Onları, hayal kırıklığına uğratmayacağıma dair söz veriyorum. Daha esenlikli, daha sağlıklı, daha iyi bir hayat için; hepimiz hangi işi daha iyi yapıyorsak, o işi sürdürmeye devam edelim.
Palast des Ostens (Doğunun Sarayı)Palast des Ostens (Doğunun Sarayı)

Murathan Mungan’ın “Doğunun Sarayı” adlı yapıtı eski kitaplarından yapılan seçmelerden oluşuyor.

5 öyküden oluşan bu seçme yapıtın kahramanları; Çoban ve Hırsız, adetleri yerine getirmek zorunda olan iki genç göçebe. Ölüm Meleği Azrail ile direnişçi-isyancı olan köprü yapımcısı Deli Dumrul, geleneksel dansları yapan bir Alevi ve saraydaki Prenses ve hatta Osmanlı Veziri ile dilsiz postacı, sevginin ve aşkın gizliliklerini öğreniyorlar.

“Doğunun Sarayı” kitabı Mungan’ın deyimiyle “aşk, sevgi, şiddet ve erk”e ilgi duyanların okuyacağı bir eser. Kültürler ve insanlar arasında bir diyalogtur. Kitabı, Türkçe’den Almancaya Birgit Linde ve Alex Bischof çevirmiş. 256 sayfadan oluşan kitap, Unions Verlag tarafından yayınlandı.

Fuara ilgi büyüktü_300 bine yakin kitapsever ziyaret ettiFuara ilgi büyüktü_300 bine yakin kitapsever ziyaret etti.<
Mungan ve soldan ikinci Yazar Ali Toptas

Text ve Fotolar:by REŞAD ÖZKAN/RÖ/http://www.agahdari.homepage.t-online.de/41526.html
FRANKFURT / 2006, Ekim/Yeni Özgür Politika

3. August 2009

Münih Üniversitesi Politik Araştırmalar Merkezi/AB genişleme uzmanı Janis A. Emmanouilidis: Müzakereler devam edecek

Münih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakultesi bünyesinde bulunan Politik Araştırmalar Merkezi/Centrum für angewandte Politikforschung (C.A.P.) AB genişleme uzmanı Janis A. Emmanouilidis:Müzakereler devam edecek.
Sayın Emmanouilidis AB Komisyonu Ankara`yı Kıbrıs konusunda verdiği sözleri ve yükümlülükleri yerine getirmediği için üyelik müzakerlerinin askıya alınabileceği konusunda uyardı. Ancak önümüzdeki ayın ortasına kadar da yükümlülüklerinin yerine gtirilmesi konusunda da ona süre tanıdı. Türkiye adım atacak mı? Adım atmazsa ne olacak?

AB ile başlatılan üyelik müzakerelerinin kesintiye uğramasına Ankara`nın şimdilik korkmasına gerek yok. En azında yapılan AB dışişleri bakanları konferansında çıkan sonuç buydu. Ancak bakanların üzerinde anlaşmadığı nokta „eyer Türkiye 14 ile 15 Aralık`ta toplanacak AB Zirvesine kadar yörüngesini AB`ye çevirmezse, en azında Kıbrıs konusunda bir çözüme yanaşmazsa ne olacak? Ankara`ya karşı hangi alternatif yatırımlara gidilecek? Konusuydu.

Demek ki Ankara 3-4 hafta içerisinde dediğinde diretse ve ileriye doğru bir adım atmazsa bile, AB radikal kararlara el atmayacak, Ankara`ya karşı yumuşak davranıp zincirleme şeklinde üyelik müzakereleri – prüzlere neden olmayacak- çeşitli başlıklar altında devam edecek. Genişleme Komiseri Olli Rehn ise yeniden Ankara`ya çağrıda bulunup üyelik kiriterlerinin yerine getirmesini talep etti. Rehn görüştüğü Türk meslektaşı Ali Babacan`a „Ankara AB tarafından talep edilen bütün üyelik kiriterlerini doldurmadığı sürece tam üye olmayacak“ uyarsında bulunurken, AB genişlemesini yakında takip eden uzmanlara göre ise bir ülkenin birden biranda bütün üyelik kiriterlerini yerine getirmediğini belirtiyorlar ve AB Ankara`nın üzerine fazla gitmeyecek ancak onu zorlamaya devam edecek.

Aynı görüşü AB üyeliği sürecinde Ankara`yı bekleyen zorluklar üzerine görüştüğümüz Münih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakultesi bünyesinde bulunan Politik Araştırmalar Merkezi/Centrum für angewandte Politikforschung (C.A.P.) AB genişleme uzmanı Janis A. Emmanouilidis de (www.cap-lmu.de) paylaşıyor.

Sayın Emmanouilidis AB Komisyonu Ankara`yı Kıbrıs konusunda verdiği sözleri ve yükümlülükleri yerine getirmediği için üyelik müzakerlerinin askıya alınabileceği konusunda uyardı. Ancak önümüzdeki ayın ortasına kadar da yükümlülüklerinin yerine gtirilmesi konusunda da ona süre tanıdı. Türkiye adım atacak mı? Adım atmazsa ne olacak?

Emmanouilidis: Aralık ayının ortasına kadar Türkiye`nin haraket etmesi için bu konuda mevcut olan çeşitli alternatifler ve imkanları nasıl kullanacağına bağlıdır. Gerçekten de başlatılan üyelik müzakerelerinin durdurulması veya kesilmesi konusunda Ankara`nın önünde büyük bir tehlike duruyor.

„Chain-crash“ senaryosu gündeme gelebilir, olabilir. Ancak tarafları memnun edecek bir orta yol bulma imkanı olasalağı daha büyük. Bu arada Başbakan Recep Teyyip Erdoğan tartışmalı olan 301. ceza paragrafının değiştirilebileceğine imada bulundu: Kıbrıs meselesine de bir uzlaşmanın sağlanması konusunda çözüm yolu şu veya bu şekilde aranıp bulunacak. Böylece müzakerlerin - chain-crash opsiyonun gündeme gelmemesi için - kesilmesi, son verilmesi veya belirsiz bir zamana ertelenmesi tehlikesinin önüne geçilmeye çalışılacak. Orta bir yolu`un bulunmasına çalışılacak.

Yani sizce Türkiye AB`ye olmak için gereken üyelik kiriterlerini yerine gtirecek mi? bu konuda iyimser misiniz?

Emmanouilidis: Bilindiği gibi AB Komisyonun açıkladığı ilerleme Raporu sadece Kıbrıs meselesini kapsamıyor. Sadece Kıbrıs meselesine dikkat çekmiyor. Eleştirilen başka konular da (Kürt sorunu, insan hakları, düşünce özgürlüğü, askerlerin siyaset üzerindeki denetimi, dini azınlıklar v.s.) var, rapor`da. Bence Ankara eleştirilen bazı konular konusunda kolaylık gösterip sorumluluklarını yerine getirmeye çalışacak.

Caza yasasında yer alan 301. paragraf bu konuda önemli bir örneği teşkil ediyor. Ancak daha başka çok değişkiliklere gerek var. Çözümü sayısız faktörlere bağlı olan Kıbrıs sorunu konusunda ise Türk tarafının nasıl kolaylıklar sağlayacağı ise bugünden söylemek zor.

Bence bu konuda da, Almanya, Fransa ve Ankara`yı daha çok zorlayan Avusturya dışında diyer AB üye ülkelerinin sesleri fazla çıkmadığına baktığımzda, bir uzlaşma formülü ortaya çıkacaktır. Diyer AB üye ülkeleri Ankara`nın üzerine ya fazla gitmiyorlar veya üyeliğine taraftardırlar. Buna bakıldığında „chain crash“ senaryosuna fazla ihtimal kalmıyor.

Türkiye`de başlatılan reform süreci düşünce ve basın özgürlüğü konusunda ilerlemeler kaydetti mı?

Emmanouilidis: Burda ayrıntılariyle cevap vermek bence çok zor. Ancak temel reform sürecine baktığımzda reformların temposunda bir duraklama-gerileme sözkonusu. Zaten daha üyelik müzakerleri başlamadan önceki tezimiz şu idi: Hızlı başlatılan reformların temposunda büyük bir düşüklük ve kesinti olacak, Ankara hızlı başlatılan reformların temposuna ayak uydurmayacak. Ve böyle de oldu.

Diyer AB-Genişleme süreçlerininde elde ettiğimiz politik deneyimlerimiz var: Müzakerlerin başlaması için, hedefe ulaşmak için, reform süreci ilk önce hızlandırılıyor. Müzakerelere başlamasiyle birlikte bu tempoda büyük bir düşüklük başlıyor. Türkiye`nin tutumu bizi şaşırtmadı.

Sizce reform sürecinin duraklaması önümüzdeki yılda yapılacak parlamento seçimleri veya ordunun tutumuyle mı bağlantılı?

Emmanouilidis: Birçok spekülasiyona bizi getircek bu soru daha çok bir iç politika sorusu. Ancak şunu söylemekte fayda görüyorum: uzun bir zamandan beri X. anını – AB ile üyelik müzakerlerinin başlaması için - bekleyen bir ülkede reformlarda temponun büyük bir şekilde düşüşe geçmesi, bizim için bir sürpüriz olmadı.

Tabiki bu bu duraklamalara bir çok iç politik gelişmeler, veya temel aspekt olarak Türkiye`deki genel gelişmeler, ordu-hükümet ilşikileri ve ordunun siyaseti ne kadar denetim altında tutuğu neden olmuş olabilir. Bu konuda daha çok sayısız spekülasiyon yapılıp görüş ortaya atılabilir. Bu gelişmelere baktığımzda kesin olarak açık bir şekilde bu soruları cevaplamak zorlaşıyor.

Sizce Türkiye`deki reform sürecinin yerinde sayması komşu Irak`ta yaşanan güncel gelişmelerle ilgisi varmı?

Emmanouilidis: Bu konuda bir görüş ve ortaya atılan bir tezin olduğunu biliyorum. Ancak Türkiye`deki reform süreciyle Irak`taki güncel gelişmeler arasında bir bağlantı kurmak zor, bunu ispatlamaya çalışmakta bence zor görünüyor. Bunun için bu soruya ne „Evet“ nede „Hayır“ diyebiliyorum.

Almanya başbakanı Angela Merkel (CDU) Türkiye`nin AB`ye tam üye olmasına karşı çıkıyor ve alternatif olarak „imtiyazlı ortaklığı“ öneriyor. 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren AB Dönem Başkanlığı Almanya`ya geçecek. Sizce AB-Türkiye ilişkilerini zorlu bir yıl mı bekliyor?

Emmanouilidis: Bence Almanya dönem başkanlığı boyunca çıkar gereği olarak Türkiye`yi gündemine almamaya çalışacak. Başbakan Merkel Türkiye`yi AB ajandası dışına bırakmaya uğraşacak ve bunada çaba serf edecek. Bunun için Türkiye ile anlaşmazlıklar ve pürüzler Almanya`nın iç politikası haline gelmemesi için, Finladiya dönem başkanlığı esnasında yani bu yılın sonuna kadar çözülmeye çalışılacak.

Eyer Türkiye Almanya dönem başkanlığı süresinde AB gündemine tekarar girerse Merkel için iç politik sorunlara neden olabilir. Onun için özelikle AB Anayasasını gündemine alacak Almanya diyer bütün meseleleri alt planlara atmaya çalışacak. Dönem başkanlığı boyunca Türkiye ile ile temas etmekten kaçınacak.

Sizce Türkiye bir Avrupa ülkesi mi? Avrupa`ya ait ise AB için hangi stratejik önemlere sahip?

Emmanouilidis: Ben bu soruya - temelde çoğrafik olarak değil - ancak gerçeklere bakılarak Türkiye`nin doğrudan bir çok sefer AB`ye üye olmak için perspektifleri gösterdiği ve sahip olduğu için „Evet“ olarak cevap veririm. Bu soru bu saydığım kiriterlerden dolayı bir çok sefer olumlu cevap almıştır. Bunun için artık Türkiye`nin Avrupa`ya ait, olup olmadığı sorusu değildir, olduğu gerçeğidir.

Türkiye`nin AB için stratejik önemine gelince bu konuda çok çeşitli görüş açısı bulunuyor. Bence Türkiye`nin sahip olduğu en büyük stratejik önemin arkasında AB`ye alınacak bir müslüman ülkesi olması, gerçekten üye olursa, olması 10 veya 15 yil sürse bile. Böyle bir gelişmenin etkisi Türkiye`yi aşıp islam-arap dünyası ve AB`nin içinde yaşayan müslüman toplumu için de AB`nin vereceği bir işaret olur.

Tüm bunlar Türkiye`nin üyeliği açısından stratejik önemlerdir. Türkiye`nin sahip olduğu jeostratejik konum bu kapsamda bence daha fazla bir rol oynamıyor.

Türkiye AB`ye tam üye olursa buda Suriye, Iran veya Irak`a sınırları olacağı ve komşu olacağı anlamına gelecek, bu üyeliğin ilerde doğuracağı ve neden olacağı – uzun vadeli ve sürekli - büyük sorunların ortaya çıkması da kacınılmaz olacaktır.

Suriye de AB`ye üye olmak istiyor?

Emmanouilidis: Evet, bilindiği gibi Fas ta birzamanlar üye olmak için AB`ye başvurmuştu. Ancak bu ülkelerin başvuruları, özelikle Fas`ın, AB Komisyonu tarafından açık ve net bir şekilde Avrupa devletleri olmadığı için rededildi. Bence red cevapları da yerinde idi. Fas ve Suriye`ye AB üyelğı için hiçbir perspektif sunulmadı. Biz burada Beyaz Rusya, Ukranya. Moldavya ve Gürcistan için de konuşabiliriz. Soru şudur: Olası bir üyelik konusunda siyasi mı yoksa çoğrafik kararlar mı rol oynuyor? Ve bence tabiki verilen cevaplar çoğrafik sınırları gözönünde bulunduran siyasi kararlar olmalarıdır. AB`nin çoğrafik sınırları Akdenizin güneyine kadar uzanır, ordan ötesi Avrupa düşünülemez bence.
/by Reşad ÖZKAN/RÖ
21. Kasım 2006/www.Kurdistan-Post.com

Hamburg Şark Enstitüsü Direktörü ve Ortadoğu uzmanı Prof. Steinbach: ABD Ortadoğuda Daha Aktif Türkiye İstiyor

Hamburg Şark Enstitüsü Direktörü ve Ortadoğu uzmanı Prof. Steinbach, Bush yönetimi Türkiyeyi Ortadoğuda daha aktif bir konuma itiyor. Olası bir Kürt devletinin kurulmasında Türkiyenin tavrı zaten belli dedi.(Dokumentasiyon/Belge)
Hamburg Şark Enstitüsü Direktörü ve Ortadoğu uzmanı Prof. Dr. Udo Steinbach, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) olası Irak operasyonuna ilişkin Özgür Politika Gazetesi'nin sorularını yanıtladı.
"Bölgeyi bir felaket bekliyor" diyen Steinbach, olası bir Kürt devletinin ortaya çıkışını engellemek için Türk ordusunun alarmda beklediğini de sözlerine ekledi.

Irak'a operasyon tarihi için neler söyleye bilirsiniz?
ABD Başkanı George Bush Irak'a saldırmak için çoktan beri kararını vermiştir. Son hazırlıklarını da tamamlamak üzere. Bir askeri saldırıdan kaçınmak ve diplomatik yollara başvurmak için Bush yönetiminin savaştan şu anda vazgeçmesi dünya için bir mucize olur.

Avrupa Birliği savaşı önlemek için girişim de bulunabilir mi?
Hayır, büyük bir ihtimalle hayır. Savaşın durdurulması artık mümkün olmayacak. Zaten Avrupa'nın ortak bir görüşü savaş olsa da bir işe yaramayacak. Fakat Amerika artık Avrupa'yı defterden silip, hesaba katmıyor. ABD Avrupa'yı ciddiye almıyor. Ben geçen hafta Washington'daydım. Avrupa'nın artık Amerikalılar tarafından ciddiye alınmadığını kendim de açıkça hissettim. ABD, sadece Avrupalılara harekete geçirilmeye ihtiyaç duyan bir güç olarak bakıyor.
Savaşın önüne geçmek için tam olarak ortak bir Avrupa politikasının oluşması mümkün olmayacak. Her Avrupa ülkesi kendi başına bir politika izleyecek.
Avrupa ülkelerinin politikaları İngiltere başbakanı kendi kamuoyu tarafından baskı altında tutulmasına rağmen, kendi başına özel bir yol izleyecek. Almanya seçim havasına girmiş bulunuyor. Başbakan Gerhard Schröder'den işittiğimize göre, bir Alman politikası olacak. Fakat savaşın önüne geçmek için bir tek sesli Avrupa politikası olmayacak. Schröder Alman seçmenlerinin savaşa karşı olduğunu biliyor.
Schröder, seçim taktiklerine başvuruyor. Sosyal Demokratlar ile Yeşiller Partisi'nin seçmenleri kesinlikle Irak'la yapılacak bir savaşa karşıdırlar. Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller'den oluşan koalisyon hükümeti ABD'yi desteklemekten bu açıdan kaçınıyorlar ve savaşa karşı olduklarını belirtiyorlar.
Diğer taraftan Hıristiyan Birlik Partileri CDU/CSU'nun ABD'nin savaş politikasından yana tutum takınmaları Schröder'in konumunu güçlendirmiştir. Birlik Partileri için bir talihsizlik. Tüm bu etkenleri göz önünde bulunduran Schröder, ABD'ye karşı radikal bir çıkış yapmıştır.

Irak'a yapılacak bir saldırının uluslararası hukuk açısından bir temeli var mı?
Tabii ki ABD için 1991 yılında Birleşmiş Milletler'in (BM) kabul ettiği antlaşma son bir meşru zemini oluşturuyor. Bush yönetimi aslında Saddam ile açık bırakılan bir hesabı kapatmak istiyor. Mesele ABD'ye göre çoktan beri ortadan kaldırılması gereken bir adamın sorunudur. Saddam Hüseyin, Amerikalıların ezici çoğunluğu tarafından büyük bir tehlike olarak algılanıyor. Irak'ın kimyasal, biyolojik ve başka kitlesel imha silahlarına sahip olduğunu belirten ABD yönetimi, askeri saldırıyı meşru görüyor. Saddam'ın bu somut girişimi ABD'yi kaygılandırıyor. Bush'un bu sert çıkışı, Bill Clinton'un başkanlık döneminde Ortadoğu ve Irak'la ilgili izlediği çelişkili politikaya bir reaksiyon olarak da görülmelidir.

İslam ülkeleri ve ABD İslam ülkeleri ABD'yi destekleyecek mi?
Fazla destek göreceğini sanmıyorum. Kuveyt, Katar ve Bahreyn gibi küçük ülkelerin ABD'ye başkaldırmaları elbette düşünülemez. Zaten bu ülkelerin ABD'yi desteklemekten başka çareleri de yoktur. Büyük ve önemli İslam ülkeleri ABD saldırısını desteklemeyecekler. Hatta ABD bu konuda Suudi Arabistan ile bile sorunu olacaktır. Eğer Suudi Arabistan ABD'yi desteklemeye kalkışırsa, içte büyük bir muhalefetle karşılaşır. Bundan dolayı Suudi Arabistan ABD'ye destek vermekten kaçınacaktır. Destek de vermediği zaman, ABD tarafından eski endişeler ön plana çıkıp düşman bir kategoriye dahil edilecek ve "pozitif bir dost" muamelesi görmeyecektir. Görüldüğü gibi durum çok karmaşık bir hal izliyor.

Filistin sorununun hala bir çözüme kavuşturulmaması savaşın önünde bir engel teşkil ediyor mu?
Hayır. Filistin sorunu Irak'a bir saldırı için artık bir engel teşkil etmiyor. Durum değişti. Başkan Bush Filistin-İsrail sorununun bir çözüme kavuşması veya en azından silahların susturulmasını sağlamak için aylarca askeri müdahaleyi geciktirdiği biliniyor. Bu geciktirme Arap kamuoyu ve devletlerinin desteğini kazanmaya yönelikti.

Bush neden her şeye rağmen Irak'a saldırmak istiyor? Bu işin başka çözüm yolları yok mu?
Tabii ki başka çözüm yolları var. Mesela bölgeyi bir felakete sürükleyecek açık bir askeri müdahale yerine Irak'ta bir rejim değişikliği için kapalı operasyonlar tercih edilinebilir. Fakat anlaşılan geçmişte ve şimdi bu tür yöntemler başarısızlıkla sonuçlanmış. Muhtemelen Clinton dönemindeki Amerikan politikası bu konuda işi ciddiye almamış ve kararsızlık göstermiş. Anlaşılan Saddam rejiminin yıkılması için dışardan bir saldırı ve içerden muhalefetin desteğini kazanmakla mümkün olacak. En azından artık Bush yönetimi olayı böyle görüyor.

AB'ye uyum, Türkiye ve ABD Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde(TBMM) kabul edilen "Avrupa Birliği'ne Uyum Paketi"nin, ABD'nin Irak'a yapacağı müdahaleyle bir ilişkisi var mı?
Çok önemli bir soru. Bence şu veya bu şekilde ABD, Irak sorunuyla yakından bir ilişkisi vardır. Türkler Avrupa'da ve bölgede söz sahibi olmak için oldukça fazla çaba sarf ediyorlar. Türklerin kabul ettiği reform paketi, gerçekleşen anayasal düzenlemelerin, Irak'a ABD müdahalesinde ortaya çıkacak olası bir boşluktan faydalanmak için olduğunu söyleyebilirim. Afganistan'da çok uluslu güçlerin Türk komutasında bulunması nedeniyle, ABD tarafından bölgede Türkiye'ye daha çok rol biçilmektedir. Türkiye bir ABD müdahalesinden açıkça faydalanıp, AB'ye girmek için süreci bu yollardan hızlandırmak istiyor.

Savaştan sonra olası bir Kürt devleti ortaya çıkarsa, Türkiye'nin tutumu ne olur?
Türkiye'de bu konuda Irak'ın işgali için Türk genel kurmay başkanlığının planları hazır. Türk ordusu olası bir Kürt devletini önlemek için zaten Irak'a gireceğini açıkça belirtiyor. Eğer gerçekten bir Kürt devleti kurma girişimi baş gösterirse, Türkiye o zaman hiç kimseye kulak asmadan doğrudan Irak'ın içişlerine müdahale etmekten kaçınmayacaktır. Doğacak olası bir boşluktan faydalanıp Irak'a karşı bir işgal hareketine girişecektir./by Reşad ÖZKAN/RÖ
12 Ağustos 2002/Politika/Bianet/Kurdistan-Post

Uluslararası Hukuk uzmanı Prof. Paech:Roma döneminde değiliz

Uluslararası Hukuk uzmanı ve Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Norman Paech ile Mülakat./Belge

Amerika'nın Irak'taki savaşının meşru olmadığını söyleyen Prof. Dr. Norman Paech, "Dünya, artık Roma İmparatorluğu'nun dönemindeki gibi değil. Amerika'nın askeri, ekonomik egemenliği ve eylemleri hukuksal bir temele dayandırılmak zorunda" dedi.

Uluslararası Hukuk uzmanı ve Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Norman Paech, Irak'ta süren savaşın hukuk boyutunu ve Kürt sorununa ilişkin gelişmeleri değerlendirdi.

-Irak savaşı başladı. Çatışmalar gittikçe yoğunlaşıyor. Irak krizinde uluslararası hukuk iflas mı etti acaba?

Şu anda Birleşmiş Milletler ve devletler hukuku zor bir durumda bulunuyor. BM ve devletler hukuku merkezi olarak, Irak savaşını önleyemediler ve ağır bir yenilgi aldılar. Bu savaş tamamıyla devletler hukukuna aykırıdır. Bu savaşı meşru gösterecek herhangi bir neden bulamıyorum.

-Yani bu bir saldırganlık savaşı mıdır?

Amerikalılar ve İngilizlerin bu saldırısı BM Şartı'nın 2. maddesinin 4. paragrafının tamamıyla ihlal edilmesi anlamına geliyor. BM Şartı'nın sözkonusu maddesi ulusal savunma durumları olmadığı sürece devletlerin birbirlerine karşı şiddete başvurmalarını ve savaş açmasını yasaklıyor. Şiddete başvurma ve savaş ilan etmek, ancak ve ancak BM Güvenlik Konseyi'nin onayı ile gerçekleşebilir veya sınırlandırabilir.

Görüldüğü gibi Irak savaşında böyle bir durum sözkonusu olmadığı gibi, BM'nin onayı olmadan Amerika, İngiltere ve Avustralya bilinçli olarak devletler hukukunu bir tarafa itip, Irak'a karşı kendi başına hareket etmişlerdir. Çok az bir gurubun dışında hemen hemen dünyadaki bütün uluslararası hukuk uzmanları da aynı görüsü paylaşıyorlar. Bu birincisi.

İkincisi ise; diğer taraftan görüldüğü gibi Amerika gibi çok güçlü olan bir ülkenin BM'ye ihtiyaç duyduğudur. Örneğin Amerika 1991 yılından beri Irak'a yapılan "Gıda için petrol" programını yeniden canlandırıp, program çerçevesinde tekrar BM'nin yardımını almaya çalışıyor. Savaş sonrası Irak'ın yeniden inşası ve düzeni sağlamak için sorunu uluslararasılaştırmak istiyor. Amerika'da belirli durumlarda kendi başına hareket edecek gücü bulamıyor ve BM'ye ihtiyaç duyuyor.

Bunun dışında Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in Irak'ın eline geçen Amerikalı savaş esirlerine kötü muamele yapıldığını söyleyip, Irak yönetimini Cenevre Antlaşması'na uygun bir şekilde hareket etmesini istiyor. Ben şahsen Rumsfeld'in bu talebini ciddi görmüyorum. Sıra kendilerine gelince herkesin uluslararası sözleşmelere bağlı kalmasını istiyorlar. Afganistan savaşında esir alınan Taliban veya El-Qaide savaşçılarının Guantanamo Üssü'ne getirilip onlar için Cenevre Antlaşması'nın geçersiz olduğunu açıklayan Amerika'yı tanıyoruz.

Burada şu anlaşılıyor: Yeri ve zamanı geldiğinde devletler hukukunun dünyada hegomonyasal bir güç olan Amerika için de gerekli olduğudur. Ve buna sarılmak zorunda kaldığıdır. Yani Dünya, artık Roma İmparatorluğu'nun dönemindeki gibi değil. Amerika'nın askeri, ekonomik egemenliği ve eylemleri hukuksal bir temele dayandırılmak zorunda.

-Tüm bu gelişmelere rağmen BM'nin gelecekte bir rolü ve önemi olacak mı?

Tabii buna kesin inanıyorum. BM, gelecekte de uluslararası meselelerde çok önemli bir rol oynayacaktır. BM'nin Irak krizini önlemek istemesi, savaş ve savaş karşıtı devletler arasında arabuluculuk yapması, silah denetçileriyle çok iyi bir şekilde koordineli çalışması, sorunu Güvenlik Konseyi'nde detaylı bir şekilde tartışmaya açması ve gereken bütün siyasi çözüm araçlarına başvurmaya çalışmasının, bu kurumun zayıflamasından daha çok güçlenmesine yol açtığı görüşündeyim. Amerika'nın Irak'a her şeye rağmen savaş açması BM'yi zayıflatmamıştır. Tersine BM'nin ne kadar haklı ve gerçekçi bir kurum olduğunu göstermiştir.

BM'nin bir yenilgi yaşadığı doğrudur. Fakat uluslararası camiada ne kadar önemli olduğu da ispatlanmıştır. Devletlerarası sorunların çözümü için hukuksal çözümlerin ne kadar önemli olduğunu bize göstermiştir. Sorun şu: Eğer devletler uluslararası hukuka göre hareket ederlerse çözülmeyecek sorun yoktur. Bu da tek tek devletlerin sahip olduğu hukuk kültürlerine bağlıdır. Almanya Irak halkına insani yardımlar için hazır olduğunu dile getirmiştir. Fakat Amerika tarafından kendisinin bu hususta araç olarak kullanmak istemesine karşı çıkmaktadır. Tüm bunlar da Almanya ile Amerika'nın hangi konularda görüş ayrılıkları içinde olduğunu bize gösteriyor.

-Alman hükümeti bir yandan savaşa karşı olduğunu belirtiyor, diğer yandan da savaş bölgesinde askeri mürettebatı, erken uyarı uçakları Awacslar ve kimyasal silahların izlerini tespit eden Fuchs adlı tankları bulunuyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de Amerikan ve İngiliz uçaklarına hava sahasını açmış bulunuyor. Sizce Almanya da savaşın içinde mi?

Hayır, ben Almanya'yı böyle değerlendirmek istemem. Durum belirtildiği gibi değildir. Almanya açık bir şekilde savaşa karşı olan tutumunu göstermiştir. Almanya bu savaşa karşıdır. Bunun dışında da Almanya'nın, bu savaş karşıtı tutumundan dolayı diğer ülkeleri de savaş karşıtı bir yörüngeye çektiği görüşündeyim. Dünyada savaş karşıtı cephenin bu kadar güçlenmesinde bence Almanya'nın tutumu çok önemli bir rol oynamıştır. Savaş karşıtı olan devletler Almanya ile dayanışma içine girmişlerdir. Avrupa'da Almanya gibi güçlü olan bir ülkenin tutumu Fransa Devlet Başkanı Chirac ve Rusya Devlet Başkanı Putin için örnek teşkil etmiştir.

Bence eğer Federal Almanya hükümeti savaş karşıtı bir çizgi izlemeseydi, belki ne barış hareketi ve ne de savaş karşıtı cephe bu kadar güçlü olabilirdi. Bölgede bulunan Almanya'nın silahları ve askerlerine gelince; tüm bunlar bence NATO'nun sorumluluk çerçevesinde olmasıdır. Ayrıca Almanya'nın bir bütün olarak Amerika ile ilişkilerini kopmaması için gösterdiği küçük bir jestidir. Bu da tabi işin başka yüzünü oluşturuyor. Bunlarla birlikte Almanya savaşa ortak olmamak için gereken yardımları çok az tutmuştur. Almanya'nın savaşa ortak olmamak istemesinin diğer işareti de, savaştan sonra harabeye çevrilmiş olacak Irak'ın inşasında yer almayacağını açık bir şekilde açıklamış olmasıdır. Almanya, Irak'ta bir temizlikçi firma olmayacağını ifade etmiştir.

-Daha savaş bitmiş değil Amerika Irak'ı ihaleye çıkarttı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce Amerikalılar en yağlı ihaleleri kendilerine alacaklarıdır. Başkalarının Irak'ta fazla kazanç sağlamalarına fırsat tanımayacaklardır. Amerikan şirketleri daha savaştan önce harekete geçmişlerdi. Irak'ın zenginlik kaynakları üzerinde, ilk olarak Amerikalılar söz sahibi olacaklardır ve sömüreceklerdir. Bunun dışında da başka devletlerin şirketlerini az denecek bir oranda ortak etmeye çalışacaklar ve hatta Irak'ta yaptıklarına sonradan savaşa meşruiyet kazandırmak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde bir karar çıkartılmasına uğraşacak ve ortak etmeye kalkışacaktır. Çıkartılan 1441 Sayılı karar için çaba gösterdiklerini biliyoruz. Fakat savaşa bir meşruiyet kazandırmak isteyen bir kararın çıkması imkansız görünüyor. Fransa da savaşa sonradan bir meşruiyet sağlayacak böyle bir karara -insani yardımları kapsasa bile- kesinlikle karşı olduklarını belirtmiştir. Fransa bu konuda Almanya ile de ortak görüşü paylaşmaktadır.

-Savaş sonrası Amerikalıların planları nelerdir?

Ana planları Irak'taki (Basra, Kerkük ve Musul) zengin petrol yataklarını sömürmek ve petrol sömürme haklarını kendi şirketlerine devretmektir. Amerika Irak'taki yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını ele geçirmek istiyor ve bunların üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar. Diğer devletleri bu kaynaklardan uzak tutacaklardır. Bu çerçevede hazır planları vardır. Bunun dışında Amerikan çıkarlarını garanti altına alacak -Afganistan da olduğu gibi- yeni bir hükümet atayacaklardır. Fakat Irak'ın nasıl bir devlet yapısına kavuşacağı -federasyon mu merkezi bir devlet mi-, tüm bunlar savaş sonrası Amerikan stratejisinin başka önemli bir parçasını oluşturuyor. Halen açık olan bu durum pazarlıklar konusudur. Bilindiği gibi savaşlar yapıcı değil yıkıcıdırlar.

Belki bir konfederasyon çözümü!..

-Daha önceden olası bir Irak savaşında Kürtlerin kaybedenler arasında olacağını belirtmiştiniz. Halen aynı görüşü savunuyor musunuz?

Kürtlerin bu savaşta kaybedenler arasında olacağından korkuyorum. Bu konudaki endişelerim büyük. Kürtler Amerikan ve Türk çıkarları arasında kalıp yem olabilirler. Diğer yandan da KDP, YNK ve KADEK'in görüş ayrılıkları içinde de bulunmaları, bu savaşta kazançlı ve başarılı çıkmaları önünde büyük engeller teşkil edebilir. Bağımsız bir devlete sahip olmayacakları zaten biliniyor. Fakat Kürtlerin umut ettiği gibi Kerkük'ü merkez yapacak bir Kürt otonom ve federal bir yapısının da oluşacağına fazla sıcak bakmıyorum. Çünkü büyük bir ihtimal ile buna ne Amerikalılar ne de Türkler izin vermeyeceklerdir. Ben şahsen şu anda Irak'a karşı cepheye giren Kürtlerin geleceklerinden korkuyorum.

-Bu dedikleriniz Türkiye, Suriye ve İran'ın egemenliği altındaki Kürdistan parçaları için ne anlama geliyor?

Güney Kürdistan'daki sorunun büyüyüp başka ülkelere de sıçraması halinde -fakat büyük bir olasılık değil- belki bir konfederasyon çözümünü bu bölgede gündeme getirebilirler. Ama şu anda gördüğüm kadarıyla ne Türkiye, ne İran ne de Suriye buna hazırlıklıdırlar, 'ulusal dokunulmazlık' ve bütünlüklerini ön planda tutmaktadırlar. Kürdistan kelimesini bile ağızlarına almamaktadırlar. Bu ülkeler şimdilik Kürdistan için bir çözüme hazırlıklı değiller. Kürdistan üzerindeki hakimiyetlerinin devamından yana oldukları gibi federatif bir çözümden de uzaktırlar. Bu devletler ayrıca savaştan sonra bir Irak'ta daha da güçlenmiş bir Kürt otonomisine karşıdırlar ve engellemeye çalışacaklardır. Fakat tüm bunlara rağmen Amerika'nın himayesi veya denetiminde bir yapı bir devlet veya otonomi oluşumu ortaya çıkabilir. Böyle bir ortamda bu sefer Kürtler arasındaki sorunlar böyle bir oluşumun önünde bir engel teşkil edebilir. Birbirleriyle iç sorunlarından dolayı uğraşacak olan Kürtler, sahip olacakları böyle büyük bir otonom yapıyı zayıf bir duruma düşmesine neden olabilirler./by Reşad Özkan
1 nisan 2003/Politika/Kurdistan-post

11. Juli 2009

Seferek ber bi Dêrikê

Di gelawêj (august) a sala 2008 de ez bi seferekê çûbûm Kurdistana Turkîyê û di vê sefera xwede min serîk li Dêrika Çiyayê Mazî jî xist.
Dêrika Çiyayê Mazî

Ev bajarê ne pir mezin dikeve nava sînorê wîlayeta Mêrdîn. Piştî şerê cîhanê yî duemîn Dêrikê roleke giring di dîroka Kurd û Kurdistanê de û bi teybet di tevgera rizgarîya netewî a kurdistanêde a lîstîye. Ne tesadufe ku pisporê Kurdistana bakur zanyarê mezîn Prof. M.A.Hesretyan dema behsa nevendên tevgera Kurdistanê dike Dêrikê datîne kêleka van navendên mezin ên wek Îstenbûl, Anqara, Îzmîr, Diyarbekir û Wan ê (Tevgera Kurdî di dema herî nuh de. – Mosko, 1987, rup. 244. Bi zimanê rusî.).
Dêrik jı salên 1960 û heta destpêka salên 1980 navendek çalakvanên Partîya Demokrat a Kurdistana Turkîye (PDKT), Ocaxa kulturî a şoreşgerên rojhilat (DDKO), Komela kulturî a demokratên şoreşger (DDKD) û Rizgarîxwazên neteweya Kurdîstan (KUK) ê bû.
Dêrik wek tradîtsîonel her dem navendek nasyonalîzma Kudî bû. Ne tesadufe şairê Kurdî ê mezin ê qirnê XX Cegerxwîn dibêje: min kurdperwerîya xwe ji Dêrikê wergirtîye. (Cegerxwîn bi tevayî 6 sala li Dêrikê jiyaye jê 3 sala li medresa Dêrikê xwendîye), Li gor hinek jêderan navê vî bajarê Kevin, ku di navbera çiyayên Mancel, Êrge Baba û Tûrcelê de ya, ji gotina Kurdî «Dêrê» hatîye. Nufûsa bajêr dor 20 hezarîye , tevaya xelkê bajêr Kurdin. Bêhtirîn xelkê bajêr ji du eşîran pêk tê eşîra Abasa û Rûta her weha hinek eşîrên din jî li Dêrikê hene.
Pîrekên Dêrikî

Heta nîvê qirnê XX li Dêrikê gelek Ermenî di jîyan (sedî zedetir). Keda Ermenîya di avakirina Dêrikê de gelek e wek di tıcaretê de, di avakirinê de, di senetkarî yê de (hedad, sol çêkirin u hwd). Lê piştî sa la 1970 yî êdî ji ber êrîşên dewleta Turk li ser tevgera rizgarîya kurdî Ermenî mecbûr man ji ber bê ewlekarîyê Derikê terk bikin û çûn Mîdyatê, Îstenbûl û Awrûpayê. Navserên (îxtiyarên) Dêrikê digotin Koçberîya Ermenîyan ji Dêrikê tesîrek xerab li ekonomîya Dêrikê kir. Van navserana di çarçîya Dêrikê de hinek dikanên girtî bû nîşanî me dikirin û digotin ev hemû nuha kes bi kar nine bêhtirîn vana, dikanên Ermenîyan bûn. Di dema serdana min a Dêrikê 2 malbatên Ermenîyan tenê mabûn. Yek ji wana malbata Kevo Demîrçîyan bû. Kevo Demîrçîyan Dêra ermanîyan a li Dêrikê a bi navê “Dêra Sor”(1) di parast. Kevo pîştî demekê çû ser dilovanîya xwedê (2). Ji ber wê jî Dêrikya digotin, jiber Kevo ê herî paşîyê Dêr parastîye, wek Ermenîyên Dêrikê ê dawî bi nav dikirin.
Mintiqa Dêrikê

Ermenîyên Dêrikê ne kêmî kurdekî bi kurdîyek gelek paqij di peyivîn, mirov ew ji kurdan ferq ne dikirin, Ev dema em çûn atolya (dikana) Naîfê hedad min ew fêm kir. Gelek Ermenî di nava rizgarîya netewî a kurdî de bûn û di nava rêxistinên Kurdî de xebat dikirin. Li gor gotina navserên (îxtîyarên) Dêrikê, hinek kurdan xwe Ermenî dinivîsandin ji bo bikaribin biçin Istenbûl bixwînin û paşê di nav dezgehên Ermenîde kar bikin. Xelkê Derikê gelekî bi dilsozî û hurmet behsa Ermenîyan dikirin û di gotın koçberya Ermenîyan ji Dêrikê tesîrek gelek xerab li ser jiyana Dêrikya kir.
Dema Rêya merkezî bêyî ku di ser Dêrikê de here rewşa ekonomîk lı Dêrikê xerab bû û rola Kiziltepe xurt bû.
Meşkîna, gundêkî Dêrikê//Beşêk(1977-1982)Devrîmcî Demokratîk Kultur Dernegî(DDKD)li gundê Meşkîna jî hebû

Berê Dêrik navçak zîreetê bû her weha li Dêrikê zeytûn, hijîr û tirî gelek bû.
Di dema serdana Dêrikê de me mala malbata Karahana ziyaret kir, her weha me avahîyên wan ên kevn ku hilweşîya bûn dit. Di nava malbata Karahana de ê navdar Edîp Karahana, Edîp Karahan yek ji serokê tevgera kurdî a salên 60-70 yî ye. Brayê wî yê bi çûk ku li Swedê diji Enwer Karahan nivîskarê Kurd ê nav û denge (3).
Her weha şair, nivîskar u wergerê navû deng Qedrîcan (1911-1972) ji Dêrikê ye, yek jı berhemên xwe diyarî Dêrikê kirîye (Bihara Dêrikê, Hawar, ? 13, 1933).
Malbateke Dêrikê din ya nav û deng malbata Önen a ye. İzzet Önen (İzzet axa yê Dêrikî) yek ji serokên tevgera Kurdî piştî salên 40 û PDKT (Partîya demokrata Kurdîstana Turkîye) ye, çend caran surgûnî bajarên Turkîyê wek Köyceğîz (qeza Mûğlayê ye li ser behra sipî ye), Adana û Sûrîyê her weha çend salan li Kurdîstana Başûr li cem Melle Mustefa Barzanî maye. Rewşenbîrê Kurd Fuad Önen di salên 70 de yek ji xwendevanên Kurd ê pêşî bû ku li İzmirê dest bi avakîrina Komikên (hucreyên) rêxistinek Kurdî kir.
Meşkîna (Qula Devê), gundêkî Dêrikê

Malbateke Dêrikê din a bi nav û deng malabata Türka ye. Ahmet Türk ewê ku di salên 70 de du caran bûye milletwekîlî û nuha jî serokê DTP (Partîya Civaka Demokratîk) ye. Ahmed Türk di nava DTP de wek baskê nasyonalîzma kurdî tê hesibandin. Apê Ahmed Türk Hecî Ebdulhelîm Türk yek ji çalakvanên salên 60 ê PDKT (Partîya demokrata kurdîstana Turkî) tê hesêb. Herweha nivîskar û werger ê Firat Cewherî jî Dêrikê ye.
Heta van demên dawî li Dêrikê bes bi kurdî dihate peyivandin, bi Turkî peyivandin şerm (eyb) bu. Lê van salên paşî ji ber siyaseta asîmîlasyonê a dewleta Turk xort dest pê kirine bi Turkî di peyivin.

Derik di hilbijartinan de her dem piştgirîya DTP dike (her weha dema serdana mede ji reisê beledyê ji DTP bu, her weha di hibijartinen 29 adarê de ji li Dêrikê DTP bi ser ket). Li di dema serdana xwe ya Dêrikê de, ji axaftina bi xelkê re di hat fêm kirin ku xelke bajer rayên xwe didin DTP ne jiber hewqas heyranê DTP ne, bêhtir ji bo dewletê protest bikin, bes ji bo rayên xwe nedin partîyên Turkan rayên xwe didin DTP.

Nodar Moski
nodarmossaki@gmail.com
Ji: www.kurdinfo.com

(1) Wek Enwer Karahan di nivîse berê li Dêrikê 7 Dêrê Ermenîyan hebûn: Enwer Karahan. Kevo. //www.nefel.com, 08.01.2007.
Nivîsên Enwer Karahan:
Ez ji Dêrikê xeyidîm, Kirîbo
Çend dîhn û dîmenên Dêrikê –I–
Çend dîhn û dîmenên Dêrikê –II– (dawî)

***
(2) Binere li ser mirine Kevo «nekroloja edebî» ya Enwer Karahan: Ez ji Dêrikê xeyîdîm, Kirîbo. // www.nefel.com, 10.09.2008.
Binere : Arjen Arî . Krîvê Kevo (1). http://diyarname.com/news.asp?ldx=1214.
(3) Binere nivisek nastalgî: Enwer Karahan. Çend dîhn û dîmenên Dêrikê – 1 // www.nefel.com , 27.12.2007.
Enwer Karahan. Çend dîhn û dîmenên Dêrikê – 2. www.nefel.com 05.01.2008.

P.S. Ev nivîs herweha bi Rûsî (Нодар МОСАКИ. О поездке в Дерик (курды и армяне провинции Мардин)di rojnama “Kurdîstana Azad” de u di malpera “livejournal” www.community.livejournal.com ê de hatîye weşandın.
7 .07.2009

6. Juli 2009

Kurdische MigrantInnen in der BRD

Volkstanzgruppe Koma Gula Sor (Gruppe Rote Rose)

Obwohl seit über 40 Jahren Kurdinnen und Kurden in der BRD leben, werden diese doch immer noch nicht als eine eigenständige Bevölkerung anerkannt.
Gerade ein Vergleich mit Schweden zeigt diese Ignorierung der KurdInnen in der BRD sehr deutlich. In Schweden werden den KurdInnen alle Rechte zugestanden, welche auch Angehörige anderer ausländischer Bevölkerungsgruppen erhalten.In der Bundesrepublik Deutschland wird die Anwesenheit von Kurdinnen erst Mitte der 60-er Jahre dieses Jahrhunderts bedeutend- nach dem bilateralen Abkommen zwischen der Türkei und der BRD über die Anwerbung ausländischer Arbeitskräfte. Heute geht man von weit über 900.000 KurdInnen in der BRD aus. Da die KurdInnen nicht als solche erfaßt werden, sondern stets entsprechend ihrer Staatszugehörigkeit statistisch angeführt werden, sind keine genauen Zahlenangaben möglich.

Mittlerweile haben sich viele der MigrantInnen, die ursprünglich nur für ein paar Jahre in die BRD gekommen waren, mit ihren Familien relativ fest hier niedergelassen.
Nach Schätzungen sind unter den 900.000 KurdInnen in der BRD ca. zehn Prozent aus anderen Staaten als der Türkei, also aus Iran, Irak oder Syrien.

Obwohl seit über 40 Jahren Kurdinnen und Kurden in der BRD leben, werden diese doch immer noch nicht als eine eigenständige Bevölkerung anerkannt. Gerade ein Vergleich mit Schweden zeigt diese Ignorierung der KurdInnen in der BRD sehr deutlich. In Schweden werden den KurdInnen alle Rechte zugestanden, welche auch Angehörige anderer ausländischer Bevölkerungsgruppen erhalten.

Dagegen werden in der Bundesrepublik Deutschland die KurdInnen nach der amtlichen Version ihrer jeweiligen Staatszugehörigkeit entsprechend behandelt. Dies hat natürlich vielfältige Auswirkungen auf das Leben von KurdInnen in der BRD.

In Schweden gilt kurdisch als anerkannte Muttersprache, obwohl die KurdInnen dort nur eine ganz kleine Bevölkerungsgruppe bilden. Dort gibt es zum Beispiel regelmäßige Nachrichtensendungen in kurdischer Sprache. So wird ihnen die unmittelbare Anteilnahme am gesellschaftlichen Leben ermöglicht. Da ihnen ihr kulturelles Selbstwertgefühl nicht genommen wird, nehmen die KurdInnen auch viel aktiver am täglichen Leben der schwedischen Gesellschaft teil und eine starke Ghettobildung wird verhindert.

In der BRD sind für sie dagegen diese Möglichkeiten nicht gegeben. Dadurch sind KurdInnen in der BRD in einer ausländischen Ghettobildung zu einer weiteren „inneren Ghettobildung (Doppeltes Ghetto)“ gezwungen. Selbst in einer Gemeinschaft türkischer Staatsangehöriger kommen sich viele KurdInnen aufgrund ihrer spezifischen kulturellen und sittlichen Hintergründe davon ausgeschlossen vor. Dies betrifft am härtesten die Frauen, die wesentlich seltener als die Männer die türkische Sprache beherrschen. Und selbst wenn sie die türkische Sprache sprechen können, sind kurdische Frauen gegenüber türkischen Männern aufgrund ihrer Erfahrungen meist sehr eingeschüchtert und verunsichert.

Beispiele für die Nichtanerkennung des kurdischen Volkes

Bis auf wenige Ausnahmen stehen den KurdInnen im Medienbereich keine Möglichkeiten zur Verfügung. Durch die Zuordnung der KurdInnen zu den TürkInnen gibt es auch für die kurdischen Kinder keinen Ergänzungsunterricht in ihrer Muttersprache.

In Schweden wird dagegen unterschieden zwischen Amtssprache und der Muttersprache. Den AusländerInnen ist es dadurch möglich, zwischen der Amtssprache und der Muttersprache ihrer Heimatregion zu wählen. Diesem Beispiel könnte nach meiner Überzeugung auch die BRD folgen. Nicht zuletzt deshalb, weil gerade die türkischen Schulbücher ungeheuer rassistisch sind.

Dort werden die Kinder in einer sehr engstirnigen nationalistischen Form gedrillt. Es ist eine Zumutung, daß ein kurdisches Kind in der Schule täglich Sprüche wie, „Ich bin stolz ein Türke zu sein“, aussprechen muß.

Die kurdischen Kinder wachsen dadurch in einer mehrfach gespaltenen Identität auf: innerhalb der bundesdeutschen Gesellschaft sind sie zuhause KurdInnen und in der Schule TürkInnen. Bei dieser Vielfalt von Konflikten und Widersprüchen haben die kurdischen Kinder mit enormen Identitäts- und Orientierungsproblemen zu kämpfen. Diese Konflikte treten besonders krass in der dritten Generation der kurdischen MigrantInnen auf und verstärken so noch zusätzlich die ohnehin sehr starken Generationskonflikte innerhalb der kurdischen MigrantInnenfamilien.

In der BRD gibt es offiziell keine eigenen Beratungsstellen für KurdInnen. Alle behördlichen Informationsbroschüren sind, wenn überhaupt, lediglich in türkischer Sprache erhältlich. Auch hier geht Schweden einen vorbildlichen, anderen Weg.
Die Nichtanerkennung der kurdischen Sprache hat auch verheerende Auswirkungen für das Selbstwertgefühl und die soziale Anerkennung von kurdischen MigrantInnen. Dies führt langfristig auch zu einem großen Verlust der kurdischen Sprache und Kultur.

Die wenigen positiven Bemühungen in der Bundesrepublik Deutschland bleiben alle inoffiziell und auf verbandlicher Ebene und sind zudem auf das freiwillige Engagement einzelner Personen angewiesen.

Anregungen und Forderungen:

1. Die Anerkennung der kurdischen Bevölkerung als eigenständige Minorität mit eigener Muttersprache als Gleichstellung gegenüber anderen nichtdeutschen MigrantInnengruppen.

2. Einführung eines muttersprachlichen Ergänzungsunterrichts in kurdischer Sprache für die kurdischen Schulkinder (Speziell in Bayern ist dies zumindest in Augsburg für die aramäischen Kinder bereits möglich und sollte daher ensprechend für die kurdischen realisiert werden können).

3. Bereitstellung von sozialen Beratungsstellen mit kurdischem Fachpersonal für die spezifischen Probleme der KurdInnen.

4. Mindestens ein-, zweimal wöchentlich müßten zumindest im Rundfunk Nachrichten in kurdischer Sprache gesendet werden.

5. Einrichtung und Förderung von wissenschaftlichen Forschungen der kurdischen Sprache und Geschichte.

6. Eine angemessene Förderung kurdischer Selbsthilfegruppen, da bisher Hilfestellungen speziell für KurdInnen nur durch Selbsthilfegruppen gegeben werden.

Frage: Wäre es bei Einführung eines muttersprachlichen Unterrichts überhaupt möglich, eine einheitliche kurdische Sprache zu verwenden angesichts der unterschiedlichen Herkunftsregionen der KurdInnen?

Es ist möglich, die Schriftsprache als übergeordnete Vermittlungssprache im Unterricht für die drei Hauptdialekte einzuführen./va

INFO ÜBER KURDISTAN UND KURDEN:
Mit offenen Karten - Kurdistan Kurden(Video)

Dr. Christian Schwaabe: "Der Terror ist ein transnationales Phänomen geworden"

zum Thema „Terrorismus“ Dr. Schwaabe: Der Terror ist ein transnationales Phänomen geworden Dr. Schwaabe: Der Terror ist ein transnati...