28. September 2009

ALMANYA`DA TERÖR ALARMI

oktoberfest girişinde aramaoktoberfest girişinde arama

Almanya`nın Münih şehrinde Theresienwiese meydanında yapılmakta olan Bira Şenliği (Oktoberfest) bu Pazartesi sabahından itibaren alanını El Kaide örgütünün "Şenliğe saldırabiliriz" tehdditleri üzerine polis ablukaya aldı.


Şenliğin yapıldığı Theresienwiese alanı çevresinde polisin kurduğu çifte barikat halkası görülüyor.
Kaynak:www.polizei.bayern.de



Binlerce metrekarelik alanın tüm çevresinde iki hat barikat kuran polis ayrıca tüm çıkış ve girişlere de sıkı kontrol altına aldı. Alanın giriş ve çıkışlarına olası bir terör saldırısını önlemek için ise polis ve başka taşit-araçlariyle kapatılıp çevrede arabaların park etmeleride yasak.

Bavyera eyaleti içişleri bakanı Joachim Herrmann (CSU) yaptığı basın konferansında
"sıkı kontroller dikkatli önlemlerin alınması içindir" dedi. Ancak bakanın açıklamasına karşın gelişmelerin çok ciddi olduğu anlasılıyor. El Kaida örgütü 18 Eylülden bu yana internette yayınladığı 6`ya yakın video`da ikisinde "Almanya`nın askerlerini derhal Afganistan`dan çekmesini" talep edip Oktober Şenligini de doğrudan tehddit ettiği biliniyor.Oktoberfest girişinde polis barikadıOktoberfest girişinde polis barikadı

Polisin kurduğu kontrol noktaları Schwanthalerstraße, Herzog-Heinrich-Straße, Lindwurmstraße, Pfeuferstraße, Ganghoferstraße, Heimeranstraße, Alter Messeplatz ve Schießstättstraße gibi caddelerin giriş çıkışlarını kapsıyor. Meydanın doğrudan yanında Bavariarings, Theresienhöhe Hans-Fischer-Straße cadde ve dörtyollarda ise arabaların durması veya park etmeleri de tamamiyle yasak.
Oktoberfest polis barikadıOktoberfest polis barikadı

Polis halktan yardım istedi
Münih polisi ayrıca vatandaşlardan yardım isteyip gördükleri şüpheli taşıt veya arabaları da (089) 2910-1910 veya 110 (imdat) numaralara bildirmelerini (polis hatti) ricca ediyor./by Reşad Özkan/München

27. September 2009

Almanya`da federal genel parlamento seçimleri

Güçlü FDP Büyük koalisyona son verdi/ Muhafazakar-Liberal koalisyonuna doğru
Almanya bundan sonra gelecek genel seçimlere kadar sağcı muhafazakarlar ile liberaller tarafından yönetilecek.
Açıklanan ilk resmi geçici sonuçlara göre partilere göre oy dagılımı şöyle:Açıklanan ilk resmi sonuçlara göre partilere göre oy dagılımı şöyleKaynak: www.ard.de
Grafik:www.agahdari.com

Güçlü FDP Büyük koalisyona son verdi/ Muhafazakar-Liberal koalisyonuna doğru
Almanya bundan sonra gelecek genel seçimlere kadar sağcı muhafazakarlar ile liberaller tarafından yönetilecek.

Federal Almanya'da 27 Eylül`de yapılan parlamento genel seçimlerinde Hiristiyan Sağcı-Muhafazakar Partiler CDU/CSU ve liberal parti (FDP) öne geçti. Böylece amaçlanan muhafazakar-liberal bir koalisyon hükümetini kurmaya yetecek oy çoğunluğuna ulaşan CDU/CSU-FDP, sosyal ve özgürlük hakları kısıtlayan CDU/CSU-SPD`den oluşan büyük koalisyon hükümetine de son verdiler. Liberal Hür Demokrat Partisi(FDP)`nın oyların yüzde 14,5`ini alması parti tarihinde büyük bir sensasiyonel gelişme. Sag-liberal koalisyonun sosyal hakların kısıtlamasına devam edecek ve aynı zamanda federal parlamentoda muhalafete düşen „sol“ partilerin (SPD, Sol Parti ve Yeşiller) ve parlamento dışı sendikal (DGB) haraketle boğuşmak zorunda kalacak. Almanya başbakanı ve CDU lideri Angela Merkel
Almanya`da Angela Merkel`ın soğuk iktidar dönemi başlıyor. Vatandaşlar kemerlerini dahada sıkmak zorunda kalacak. Ancak Helmuth Kohl dönemi geri gelmeyecektır.

Eyaletler Meclisi (Bundesrat)`ta da çoğunluğu eline geçiren yeni hükümet iç politikaların uygulamasında, yeni yasaların çıkartılmasında da muhalefetin desteğine ihtiyaç durumuna düşmekten kendisini kurtaracaktır. Bu durum aynı zamanda ülkede ve parlamentoda yeni bir „sağ-sol“ kutuplaşmasının derinlesşmesine de yol açacaktır.

Almanya`nın yeni dışişleri bakanı Hür Demokrat Parti (FDP)lideri Guido Westerwelle



Almanya`nın yeni dışişleri bakanı Hür Demokrat Parti (FDP)lideri Guido Westerwelle
Kaynak: wikipedia.org



Seçimlerde büyük bir hazimete uğrayan Sosyal Demokrat Parti (SPD)`nin milyonlarca seçmeni oylarını FDP, Yeşiller ve popüler istemlerin arkasına sığınan Sol Parti`ye verip adeta partilerini cezalandırdılar. Geride kalan seçimlerde SPD`nin federal başbakan adayı ve daha dışişleri bakanı olan Frank-Walter Steinmeier`e karşı partisi sıralarında kendisine karşı büyük bir muhlafetin ortaya cıkması da an meselesi.

Kararsız ve hoşnutsuz kesimlerden aldığı destekle yüzde 12,2 gibi oy sıçramasını yapan ve SPD seçmenlerinden de oldukça büyük destek alan Sol Parti (Die Linke)`nin ise bundan sonra SPD ile nasıl bir ilişki içine gireceği de bir merak konusu. Özellikle doğu eyaletlerinde büyük bir tabana sahip olan Sol Parti`nin (iç anlaşmazlıklardan dolayı şu ana kadar henüz bir parti programı yok)„gerçek“ istemleriyle SPD`nin programı arasında artık büyük farklar yok. Sol Parti liderleri Lothar Byski, Gregor Gysi, Oskar LafontaineSol Parti liderleri:Lothar Byski, Gregor Gysi, Oskar Lafontaine

İki partinin parlamentoda muhalefet sıralarında oturacak olması arzulanan birleşmenin önündeki pürüzlerin de giderilmesine önayak olabilir. Böyle bir durum 2013 yılında birleşik bir „sol“`un karşısında zor duruma girecek olan sağ-liberal cephenin iktidardan uzaklaşması kaçınılmaz olacak. 11 yıldan beri iktidarda bulunan SPD`nin sosyal hakları yok eden politikaları karşısında adeta yörüngelerini saşıran sosyal-demokrat sol seçmenlerin de en büyük hayal ve arzuları da budur herhalde.

Eyer Sol Parti (Die Linke)`nin Şefi olan ve partiyi istediği gibi yönlendiren Oskar Lafontaineve gurubu bu birleşmeyi - Almanlar buna „Fusion“ diyorlar - önümüzdeki seçimlere kadar başarmazsa, çoğunluğu protest seçmenlerden ve içi boş sayısız gurupçuklardan oluşan Sol Partisi de tarihe karışmaktan yakasını kurtarmayacaktır veya büyük bir bölünmeyle karşı karşıya kalacaktır.
/Grafik ve Tekst: by Reşad Özkan

22. September 2009

Oktoberfest katliamı 29. yıla giriyor

Bugün ise sadece faşist caniler tarafından katledilen insanları hemen şenliğin ana girişinde sağda dikilen siyah bir anıt ve üzerinde oyulan isimleri onları bizi hatırlatıyor/26 Eylül 2009Bugün ise sadece faşist caniler tarafından katledilen insanları hemen şenliğin ana girişinde sağda dikilen siyah bir anıt ve üzerinde oyulan isimleri onları bizi hatırlatıyor.

13 Ölü 211 yarali
Almanya`nın Münih şehrinde her yıl yapılan Oktoberfest, bira şenliginin yapıldığı alanın ana girişinde bir çöp pidonuna 29 yıl önce bomba koyan Naziler 13 kişiyi öldürürken 211 kişiyi de yaralamıştı.1 kilo 390 gram TNT bombasının patlamasiyle parçalanan gövdeler, etrafa dağılan parçalanmış bacaklar kollarından ayrılıp kopulmuş eller1 kilo 390 gram TNT bombasının patlamasiyle parçalanan gövdeler, etrafa dağılan parçalanmış bacaklar kollarından ayrılıp kopulmuş eller

Bira çadırları eğlence yerleri tıklım tıklım insan dolu iğne atsan yere düşmez. Dünyanın her tarfından 400 bine yakın insan neşeli bir şekilde cılgınca eğleniyorlar. Tarih 26 Eylül 1980. Saatler 22.19`u gösterdiklerinde şiddetli –olayı yaşayan tanıkların anlatıklarına göre - bir cızıltı sesi önce çizgi gibi havaya doğru tırmanan bir ateş ve şiddetli bir patlama eglenceyi herkese zehir ediyor.
1 kilo 390 gram TNT bombasının patlamasiyle parçalanan gövdeler, etrafa dağılan parçalanmış bacaklar kollarından ayrılıp kopulmuş eller korkunç haykırışlar ağlamalar çaresizlik içinde kıpırdımalar ve yardım sesleri. Paniğe kapılan insanların sağa sola canlarını kurtarmak için kaçışları.

Sonuç: 13 ölü, 143 yaralı 68 ağır yaralı.
Böylece Neo-faşistler Federal Almanya`da 2. Dünya Savaşından sonra en büyük bombalı eylemlerini gerçekleştiriyorlardı. Katiller sadece suçları eğlenmek olan insanlardan ne istiyorlardı? Gerçekten sağcı - Muhafazakarların dediıi gibi bombalı eylem sadece "bir serserinin" işi miydi? Yoksa eylemin arkasında iktidar çıkarları için büyük oynayan başka güçler mı vardı? Katliamdan hemen sonra Almanyada çıkan bütün büyük ulusal ve yerel ciddi gazeteler olayın Neo-faşistlerin işi olduğunu yazdılar. Sağcı ve milliyetçi-faşist gazeteler ise olayın arkasında ilk önce "sol" örgütleri aradılar. Münihte çıkan "Abendzeitung" adlı yerel gazete katliamla ilgili çıkardığı özel eki. Ic sayfada ise "Katiller neo-nazilerdir" manşettini kullanmıştı.

Daha cenazeler kaldırılmadan, yerde su gibi akan kanlar daha kurumadan olay üzerinde politik tartışmalar başlamıştı bile. Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU)`nun Bavyera eski Başbakanı Franz Josef Strauß yaptığı açıklamada bombalı eylemin "komünistlerin" iş olduğunu söylemişti. Aynı zamanda o dönemde yaklaşan federal seçimlerde sağcı Hıristiyan Birlik (CSU/CDU) partilerinin federal başbakan adayı olan Strauß da bombalı eylemi solcuların üzerine yığıp seçimi kazanma hesaplarını yapmaya başlamıştı. Ölenlerin arasında 21 yaşındaki bir jeoloji ögrencinin cesedi`de ortaya cıkınca herşey aniden birden bire Strauß`un aleyhine dönüşmeye başlamıştı.Nazi örgütü Wehrsportgruppe/WSG üyesi Gundolf Köhler Neo-Nazi gazetesinde solda ikinciNazi örgütü Wehrsportgruppe/WSG üyesi Gundolf Köhler Neo-Nazi gazetesinde solda ikinci

Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamakta olan eski nazilerden parasal ve eğitim desteğini alan Wehrsportgruppe örgütü Filistin sahalarını`da eğitim ve lojistik amaçlarla kullanıp Yahudi aleyhtarı bazı Filistin örgütlerinden de yardım görüyordu. Bu gurupların başında Yassir Arafat`ın başında bulunduğu El Fetih örgütü geliyordu.
21 yaşındaki jeoloji ögrencisi Gundolf Köhler Almanyada "Wehrsportgruppe Hoffmann" adlı bir neo-faşist gizli faliyet yürüten bir örgütün üyesi idi. İstihbarat örgütlerin verdiği bilgiler ışığında basına açıklama yapan devlet savcısı, Köhler`in faşist faliyetleri`nin bilindiğini kamuoyuna açıklıyordu. Gundolf Köhler Grafikçi Karl-Heinz Hoffmann tarfından 1974 yılında kurulan Wehrsportgruppe (WSG) adlı faşist cinayet şebekesinde aktif rol almış birisi idi. Grubun amacı "Yahudileri ve yabanciları" tekrar imha edip yeniden Hitler faşizimini tesis etmekti.

Dönemin Hür Demokrat Partisi (FDP)`den federal İçişleri Bakanı olan Gerhart Baum Oktoberfest olayından 8 ay önce çıkartmak istediği hızlı bir kararla grubu yasaklamaya çalışıyordu. Bunun üzerine Hoffmann ve 400`e yakın militanı Lübnan`daki Filistin kamplarına yerleşip faliyetlerine devam etme kararını alıyordu.
Wehrsportgruppe`nın Almanya`nın Alp dağlarını militanlarının askeri eğitim sahası olarak kullandığını o zaman hemen hemen bilmeyen yoktu. Almanya çapında totaliter faşist disipline göre örgüt çalışmalarını yürüten bu cinayet şebekesi aynı zamanda uluslaarsı bağlantıları`da mevcuttu. Amerika Birleşik Devletlerinde yaşamakta olan eski nazilerden parasal ve eğitim desteğini alan Wehrsportgruppe örgütü Filistin sahalarını`da eğitim ve lojistik amaçlarla kullanıp Yahudi aleyhtarı bazı Filistin örgütlerinden de yardım görüyordu. Bu gurupların başında Yassir Arafat`ın başında bulunduğu El Fetih örgütü geliyordu. Hatta yerli ve yabancı istihbarat teşkilatlarına göre Wehrsportgruppe`nın yüzlerce militanı Filistin eşitim sahalarında bulunuyorlardı.

1979 yılında Bavyerya eyaletinde Wehrsportgruppe örgütünün güçlü bir şekilde faliyet gösterdiğini, eski naziler tarafından desteklendiğini, faşist "Milliyetçi Ulusalcı Demokratik Partisi" (NPD) ile içli dışlı olduğunu ve yasaklanmasını istiyen SPD eyalet fraksyonu , Strauß tarafından „komünistlerin ekmeğine yağ sürmekle! suçlanmış ve böyle bir grubun tehlikeli olmadığını eyalet parlamentosunda açıklamıştı.

Strauß`un dönemin eyalet içişleri bakanı Gerold Tandler ise eyalet parlamentosunda muhalefetin sorularını cevaplarken, "Wehrsportgrupe`nın tehlikeli olmadığını sadece başkanlığını yarı deli birisinin yaptığını" söylüyordu. Böylece Bavyera hükümeti bir yandan faşistleri korurken diğer yandan`da gerekli olduğu zamanlarda bu türlü faşist grubları iç politikada silah olarak kullanmasını`da biliyordu.

Uluslararsı politika`da soğuk savaşın hüküm sürdüğü bir dönemde, dünyadaki faşist diktatörleri maddi ve manevi olarak destekleyen ve hatta faşist Türk Bozkurtlarını da Baverya`da barındıran Strauß, kendisini eleştiren herkesi komünistlikle suçlayıp faşist terörü meşhur olarak göstermeye çalışıyordu.

-Peki neden Ekim Şenligine bombalı saldırı?
-Fedral seçimlere 9 gün kala böyle bir bombalı suikasttın amacı neydi?
-Olayın arkasında kimler vardı?

Naylon bir torbada Oktoberfest`in ana girişinde (Theresienwiese U-Bahn durağı) bir çöp kutusuna eleri ile bombayı koyan Gundolf Köhlerin`de , bomba`nın patlamasından sonra derhal 14 metre uzaklıkta olay yerinde can vermesi, yukarıda sıraladığımız bütün soruları cevapsız bırakıyor.

Fakat Strauß ve onun gibi düşünenlerin dışında herkes şu ana kadar hem fikir: Oktoberfeste bombalı saldırıyı fasist Hoffmann`nın grubu olan "Wehrsportgruppe" gerçekleştirdiğidir.

Federal seçimlerin arifesinde Strauß bu olayı neden hemen sol grup ve partilere yığmak istedi?
Strauß`ın bilgisi dahilinde mı bu olay gerçekleşti? Bu sorular şu ana kadar cevapsız kalmış durumda ve artık anlaşılan kurbanların ve avukatlarının dışında hiç kimseyide ilgilendirmiyor.

Olayın tanıkları Gundolf Köhleri bombanın patladığı yerde 3-4 kişi ile birlikte gördüklerini polise söylemişlerdi. Hatta olay yerinde Köhleri kafaya takan Gerd Bahr adli Homoseksuel bir kişi Köhleri bir elinde küçük bir çanta diyer elinde ise bir naylon torba olduğunu polise açıklamıştı. Polise önemli açıklamalarda bulunan Bahr patlamaya bir dakika kala Köhlerin olay yerine ne kadar yaklaştığını ve korkunç bir yüz görüntüsü olduğunu anlatmış ve meydana gelen şiddetli patlamada havaya nasıl açık renkli naylon torbanın uçtuğunu söylemiş ve Köhlerin bir grubla olduğunu açıklamıştı.

Demek ki Köhler yalnız tek başına olay yerinde bulunmuyordu. Onunla bombalı eylemi gerçekleştiren beraberinde suç ortakları da vardı. Polis bu konuda hiç bir zaman yeterli araştırma yapmak için çaba sarf etmedi.

Bavyera savcılığı tarafından oluşturulan "Oktoberfest Soruşturma Komisyonu" olay için hazırladığı 200`e yakın sayfalı soruşturma raporuna bile görgü tanıklarının görüşlerini kayd etmeye bile değer görmemesi. Strauß`ın kamuyounda olaya haberdar olmasının şüphelerini uyandırıyordu.

Wehrsportgruppe`nın merkezlerine ve Gundolf Köhler`in ailesi ile birlikte oturduğu Donaueschinger `deki evinde yapılan aramalarda faşit propaganda malzemeleri ve bamba yapımında kullanılan TNT patlayıcı maddeleri ele geçirmiş fakat hiç kimseyi tutuklamamıştı. Wehrsportgruppe lideri Hoffmann ise Köhleri yalnız bir kez gördüğünü ve kendisi ile ilişkisi olmadığını polise söyleyip yanıltıcı taktiğine başvurmuştu.

Daha olayın üzerinde 2 yıl geçmeden Almanya federal savcısı Kurt Rebmann 1982 yılında olayın soruşturmasının bittiği ve bombalamayı 21 yaşındaki Gundolf Köhlerin tek başına tertiplediğini basına açıklıyordu. Böylece Strauß`un arzusu üzerine olay kapanmış bulunuyordu.

Fakat şu ana kadar hiç kimse 13 ölü ve 200`ın üzerinde yaralının hesabını Bavyera hükümetinden sormadı, ve halen Strauß`un partisi CSU işin başında bulunuyor.

6 yaşındaki İgnaz ve 8 yaşındaki İlona adlı çocuklarını bombalı olayda kaybeden Katharina Platzer adlı gözü yaşlı anenin (olayda kendisi de ağır yaralanmıştı) o zaman yaptığı açıklamada olayın yalnız bir kişinin işi olmadığı, olaya tanıklık eden onlarca kişinin ifadelerine göre Köhler`ın yalnız olmadığı açıklığa kavuşmasına rağmen, savcının işi yalnız bir kişiye yıkmasının şüpheli olduğu ve olayın soruşturmasını yeniden talep etmişti, ancak iki çocuğunu kaybeden anneye hiç kimse kulak bile asmamıştı.

Franz Josef StraußFranz Josef Strauß(1915-1988†)


Strauß`ın seçim hesabı tutmadı
Günlerden cuma günüydü. 26 Eylül 1980. Federal Almanya`da her tarafta federal seçimler için geniş çaplı kampanyalar devam ediyordu. Partiler federal genel seçimleri kazanmak için kıyasıya mücadele içinde idiler . Karşılıklı karalama kampanyaları. Sağcı-muhafazakar (CDU/CSU) partileri sol partileri özelikle iktidardaki sosyal demokratları (SPD) "Komünizm ile açık seçik ortak çalıştıklarını" karalama kampanyasını sürdürürlerken, İktidardaki Sosyal Demokratik Partisi (SPD) ve Hür Demokratik Parti (FDP) koalisyon ortaklıkları ise iktidarlarının devamı için geniş kesimlerin desteğini almaya çalışıyorlardı. 26 Eylülden tam 9 gün sonra Almanyanın başbakanı kim olacağına halk karar verecekti. Alman halkı İktidardaki SPD`li dönemin başbakan Helmudt Schmidt ve CSU`nun Genel Başkanı, Bavyerya eyaleti`nin başbakanı sağcı muhafazakar aday Franz Josef Strauß hakkında kimin Federal Başbakan olacağına karar verecekti.

Strauß`ın hesapları tutmadı. Çünkü federal parlamento seçimlerini yeniden Koalisyon ortaklıkları SPD ve FDP federal başbakanlık seçimlerini kazanıyordu.
Ve başbakanlık sandalyesine tekrar SPD başbakan adayı Helmudt Schmidt oturuyordu.
Bütün kıtalardan milyonlarca insanın buluştuğu Oktober şenliğini kana bulayan katiller halen serbest bir şekilde elleri ve kollarını salayarak aramızda dolaşıyorlar.Bugün ise sadece faşist caniler tarafından katledilen insanları hemen şenliğin ana girişinde sağda dikilen siyah bir anıt ve üzerinde oyulan isimleri onları bizi hatırlatıyor.Bugün ise sadece faşist caniler tarafından katledilen insanları hemen şenliğin ana girişinde sağda dikilen siyah bir anıt ve üzerinde oyulan isimleri onları bizi hatırlatıyor.

Katliam protesto edilecek
26 Eylül 2005 tarihinde saat 17:00`de öldürülenler için dikilen anıtın yanında şenliğin ana girişinde antifaşist örgütler tarafından Neo-faşist katliamı proteso miting yapılacak.
Saat 10:00`da ise Münih Anaşehir belediye başkanı Chrisitian Ude (SPD) tarafından anıta çelenk konulduktan sonra bir dakikalık saygı duruşu yapılacak.

by Reşad ÖZKAN

19. September 2009

Münih Bira Şenliği, Oktoberfest başladı

"O`zapft is“ die Krüge hoch!
176. Münih Bira Şenliği, Oktoberfest başladı
3 hafta sürecek şenliğe dünyanın dört tarafından 8 milyona yakın yerli ve yabancı bekleniyor.

Heryıl olduğu gibi bu yıl da, bugün saat 12`de eline aldığı çekiçle bir ağac çivisini büyük bir bira fıçısınının musluk deliğine vurup açan Münih büyük şehir belediye başkanı Christian Ude böylece dünyanın en büyük halk şenliğini açmış oldu.

Iki güçlü darbe vuruşundan sonra Bira fıçısının musluğunda fışkıran birayı 1 litrelik kalın cam bardaklara, „Mass“`a dolduran Ude ilk birayı da eyalet başbakanı Horst Seehofer ve eşine ikram etti. Şenliğin açılışı uluslararası büyük bir gazeteci topluluğu kameralarının mercekleri altında açılırken eyalet televizyonubayerisches-fernsehende canlı olarak seyircilerine ulşatırdı.

Belediye başkanı heryıl bu bira fıçısını açma (almancası:Anzapfen/ Bavyercası: O`zapft is) geleniğini başramak için günler önceden hazırlanması gerekiyor. Geçen yıl kızartılmış 500 bin tavuk satılmıştı

3 hafta devam edecek
Münih Oktoberfest (Theresienwiese/U-Bahn 4-5) alanında 16 gün sürecek olan büyük halk-bira şenligine dünyanın her tarafından -Japonya`dan tutun Amerika`ya kadar Münihe akin eden 8 milyona yakın yabancı ve yerlinin katılması beklenirken, 4 ekimde sona erecek.

Bira fıçısının 6 bin kişilik yeri olan Schottenhamel-bira çadırının önünde geleneksel açılmasından sonra „O`zapft is“, yani bira şenliği başladı“ diye bağıran Ude „barışçıl bir bira şenliği arzu ediyorum“ diye konuştu. Bugün en az 800 bin kişinin şenliği ziyaret etmesi bekleniyor. Ude şenliği açarken alanda ve 14 büyük birahane çadırlarında en az 500 bine yakın kişi bulunuyordu. Kuşkusuz bu yıl ziyaretçileri en çok kızdıran gelişme yine biraların çok bahalı olması.Bir litre bira (litre dışında ikram edilmiyor) 8,30 ile 8,60 Euro arasında değişiyor. Geçtigimiz yılda ise bir Mass birası en azında 1 Euro ile 2 Euro arasında daha ucuza veriliyordu.

2008 yılında 7 milyona yakın kişi şenligi ziyaret edip 7 milyona yakın Mass bira içtiler. Bütün diyer yiyecek ve içeceklerin dışında ise kızartılmış 500 bin tavuk ile kızartılmış 93 Öküz eti satıldı. Tabi diyer yiyecek ve içecekleri burada saymıyoruz. "O`zapft is“ die Krüge hoch!:3 hafta boyunca su gibi bira içiliyor, kadın, erkek, genc ve ihtiyar demeden çılgınca eğleniyorlar.

Oktoberfest 17 Ekim 1810 yılında beri kutlanıyor

17 Ekim 1810 yılında Bavyera Prensi, sonrada Kralı Birinci Ludwig von Bayern ile prensses Therese von Hildburghausen evlenmiş ve düğünlerini şenliğin yapıldığı alanda halkın katılmasiyle kutlamışlar ve ilk olarakta bu alanda Kral ve Prenssesin şerefine At Yarışları düzenlemiş. Şenliğin yapıldığı alan ismini de Prenssesin adından almaktadır: „Therese“, ve "Wiesn" de otluk alan/Çayır anlamına geliyor Ikisinin birleşmesi de „Theresienwiese“ oluyor. Tercümesi: Theresa meydanı/Çayırı.

O gündür bu gündür gelenek olarak Theresa`nın meydanında/Çayırında şenlik dahada büyükleşerek artık bira şenliği, biraciligin ve birahanelerin oldukça bol olduğu Münih şehrinde kutlanıyor./Text ve Fotolar:by Reşad Özkan

Oktoberfest PlakatıOktoberfest Plakatı

-
OKTOBERFEST PLANI/Kaynak:Münih Turizim Merkezi
Achterbahn/Fünferlooping
Musik Kapelle
Bavyera, nın koruyucu sembolü Bavarıa:sol elinde şeref çelenki ve sağ elinde ise Bavyera Aslanı`nı iple tutuyor/1843-1850 yılları arasında Türklerden alınan silahlardan (madenden) yoğrultulmuş anıt

Text ve Fotolar:by Reşad Özkan

11. September 2009

AB'nin yeni enerji stratejisi

AB'nin Nabucco projesi hakkında Kürtler ne düşünüyor?
Nabucco Projesi`nin danışmanlığını Federal Almanya eski dışişleri bakanı Joschka Fischer yapıyor.
Nabucco Projesi / Nabucco Gas Pipeline project: new gas transmission possibilityNabucco Projesi / Nabucco Gas Pipeline project: new gas transmission possibility
Kaynak:wikipedia.org. Nabucco Gaz-Boru hattı Kürdlerin söz sahibi olmadığı topraklarından geçecek. Nabucco Erzurum'a, buradan Kırıkkale-Ankara ve daha sonra İstanbul'dan Avrupa'ya transit yol alacak.


Nabucco Projesi`nin danışmanlığını Federal Almanya eski dışişleri bakanı Joschka Fischer yapıyor
Nabucco Projesi`nin danışmanlığını ise Federal Almanya eski dışişleri bakanı Joschka Fischer yapıyor. Fischer 2007 yılında kurduğu Joschka Fischer Consulting adlı danışmanlık Firmasının başında bulunuyor.

Dışişleri bakanlığından uluslararası enerji devlerin lobiciliğine:68`li kuşağın ikonu Joscka Fischer

Siyasi lobiciliğin karşılığı: 1 Milyon Euro?
Nabucco-Konsorsiyomu içinde bulunan Avusturya Enerji Şirketi (OMV) ve Alman Enerji Şirketi RWE ile Fischer arasında bu yıl içinde bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre Fischer Nabucco`ya siyasi danışmanlık yapacak ve anlaşma 2010 yılının sonuna kadar devam edecek. Almanya`da yayınlanan Manager-Magazin adlı ekonomi dergisinin yazdığına göre, Fischer Nabucco Projesine dahil olan devletlerin hükümet ve yönetici düzeyindeki temsilcileri arasında diyalog ve ilişkilerin bakımı ve gelişmesi için siyasi danışmanlık yapacak. Ayrıca Fischer`in danışmanlık faliyetleri için bir milyon Euro`ya yakın ücret alacagi da belirtiliyor.
Nabucco`ya rekabet olarak ise Rusya`nın Kuzey Gaz Boru Hattı Projesi Gazprom/ Nord-Stream-Pipeline bulunuyor.
Bu Proje`nin danışmanlığını da Fischer`ın eski şefi/eski Alman başbakanı Gerhard Schröder yapıyor.

Enerji sahasında Rusya-AB çekişmesi
Kendisini Rusya'nın enerji bağımlılığından kurtarmak isteyen Avrupa Birliği (AB) yeni bir arayış içine girmiş bulunuyor. Bilindiği gibi AB ülkelerinin enerji ihtiyaçlarının yüzde 25'ini gideren Rusya, soğuk savaş döneminde de AB ükelerinin en güvenilir enerji satıcısı ve vericisiydi. Avrupa ülkeleri bu ülkeden gaz ve petrol ihtiyacının büyük bölümünü sağlıyordu. Bu halen böyle. Ancak AB'nin yeni planlarına bakarsak önümüzdeki yıllarda bu durum değişecek. AB Planlama Dairesi'nin çekmecede tuttuğu ve kamuoyuna açıklanmayan yeni araştırmasının sonuçlarına göre, Dünya enerji rezervlerinin çok büyük bölümü Hazar Havzası (Azerbeycan) Kazakistan, Türkmenistan, Güney Kurdistan ,İran ve Irak topraklarında bulunuyor.

AB,Asya kıtasında bulunan yeraltı enerji kaynaklarının yüzde 15'ini ele geçirmeyi hesaplıyor.
Bilindiği gibi 3 yil önce Viyana'da toplanan Avusturya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye Enerji Bakanları ile AB Enerji işleri sorumlusu Andris Piebalgs, Gaz-Boru hattının önündeki son engelleri de görüşüp AB'nin yeni enerji politikalarına yön verecek tarihi bir anlaşmaya varmışlardı. Orta Asya ve Hazar Havzası'ndan yılda 30 milyar metre küp gaz, Nabucco Gaz-Boru hattı ismini taşıyacak bu büyük projeyle Azebeycan-Türkiye-İran sınır üçgeninden Erzurum-Ankara-İstanbul istikametinden geçerek Bulgaristan-Romanya-Macaristan-Avusturya vd AB ülkelerine pompalanacak. 8 milyar euroya mal olacak bu proje sayesinde AB, Asya kıtasında bulunan yeraltı enerji kaynaklarının yüzde 15'ini ele geçirmeyi hesaplıyor.

Pastayı kimler paylaşıyor?
Nabucco-KonsorsiyomunuAvusturya Enerji Şirketi(OMV), Macaristan Enerji Şirketi(MOL),Romanya Enerji Şirketi(Transgaz), Bulgaristan Enerji Şirketi (BULGARGAZ), Alman Enerji Şirketi(RWE) ve Türkiye Enerji Şirketi(BOTAŞ)oluşturyor.

Projenin inşası için, Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ile Avrupa Teşvik Bankası (FGB) finans musluklarını açmışlar.

Rusya'yı epeyce kızdıran Nabucco Gazboru hattı AB ülkelerinin stratejik enerji çıkarlarını garanti altına almayı hedeflerken, diğer yandan yoksul ve problemli ülkeler üzerinden geçen boru hattı bir araç haline de dönüşebilir. Örneğin bu araca en çok Türkiye ihtiyaç duyabilir. Çünkü Türkiye AB'ye girmek istiyor. AB ülkelerinin çoğu halkları, Ankara'nın bu arzusuna fazla sıcak bakmıyor. İlerde Türkiye AB ile başlayan tam üyelik müzakerlerinde topraklarından geçen gaz boru hattı kartını tehdit olarak sürekli cebinde hazır tutup, Avrupalılara karşı şantaj olarak kullanmaktan kaçınmayacaktır.

AB'nin bu yeni önemli projesi hakkında ya Kürtler ne yapıyor?
Nabucco Gaz-Boru hattı Kürdlerin söz sahibi olmadığı topraklarından geçiyor. Nabucco Erzurum'a, buradan Kırıkkale-Ankara ve daha sonra İstanbul'dan Avrupa'ya transit yol alacak. 2008 yılında başlayan 3300 kilometrekare uzunluğundaki projenin inşasının 2013 yılına kadar bitirilmesi ve gaz verilmesi bekleniyor. Demeki enerji yataklarını ele geçirmek için hep savaşa gerek yok, biraz da çıkar hesapları ile akıl gerekiyor.

Bakalım Türkiye ilerde bu proje için 'rahatsızlık unsuru' olacak mı?

by Reşad ÖZKAN/RÖ
/Politika/Kurdistan-Post/Glawej.com/malame.com

16. August 2009

Murathan Mungan ile Mülakat

“Doğunun Sarayı” kitabı Mungan’ın deyimiyle “aşk, sevgi, şiddet ve erk”e ilgi duyanların okuyacağı bir eser. Kültürler ve insanlar arasında bir diyalogtur.
Yazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okuduYazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okudu.
/Text ve Fotolar:by REŞAD ÖZKAN http://www.agahdari.homepage.t-online.de/41526.html

Ünlü yazar Murathan Mungan, “Benim için sanat yapıtı bir çömlek gibidir. Hem toprağında varolduğu anlaşılır hem de dünyanın her yerinde kullanılabilir olması gerekir“ diyor.

Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı 2006’da birçok ünlü yazarla karşılaşmak mümkündü. Yaklaşık 300 bin kitapseverin ziyaret ettiği fuarda yer alan yazarlardan biri de Murathan Mungan’dı. Mungan ile yazar Mehmet Ali Toptaş ARTE’nin podyumunda okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okudular.

Hemen okuma etkinliğinden sonra sorularımızı cevaplayan Mungan, “Sadece Almanya için Almanca dilinde“ yeni yayınlanan “Doğunun Sarayı” adlı öykü kitabına ilişkin bilgi verdi. Mungan, “Dünyanın doğu ile batı diye ikiye ayrıldığı bir çağda batıda oturanların doğuya hangi pencerelerden baktıkları esası önemli“ dedi. İyi sanat yapmayı bir çömleğe benzeten yazar Mungan, “Sanat o ülkenin, o yazarın toprağından yapılan bir çömlektir. Hem toprağında varolduğu anlaşılır hem de dünyanın her yerinde kullanılabilir“ tespitini yaptı.


Sayın Mungan kültür televizyonu ARTE’nin konuğu olarak Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’nda sizin de belirtiğiniz gibi sadece Alman okuyuculara yönelik olarak Almanca dilinde “Doğunun Sarayı (Palas des Ostens)” adlı yeni kitabınızdan pasajlar okudunuz. Neden sadece Almanca?

Efendim daha önceden de belirttiğim gibi böyle “Palast des Ostens“ denilen yazılmış bir kitabım yok. Ancak bu yeni hazırlanmış yapıt, daha önce yazdığım kitaplarımdan doğu ve batılıların birbirlerine hangi pencerelerden baktıklarını işleyen seçmelerden oluşuyor. Sadece özel olarak Almanya için hazırlanmıştır. Kitap 5 öyküden oluşuyor. Kültürler diyaloğuna bir katkı olsun diye.

Ama her kitap benim icin bir mimari yapıdır ve bir tamamlanmış bütünlüktür. Öykülerin tıpkı bir romanda olduğu gibi birbirini izlemesini, birbirini sürüklemesini ve temaların birbirine devredilmesini amaçlarım. Yazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okuduTürkiye gibi yazarlar için sorunlu bir ülkeden geliyorsunuz. Okuyucularınızın hemen hemen tamamı orada. Orada yazarlığınızı, sanatınızı engelleyen zorluklarla karşılaşıyor musunuz?

Her yazarın karşılaştığı zorluk, benim de karşılaştığım zorluktur. Ama özel olarak karşılaştığım bir zorluk yok. Ama Türkiye’nin eğer antidemokratik kısıtlamalarını, düşünce özgürlüğü önündeki engelleri kastediyorsanız, bunlar herkesi etkilediği gibi beni de etkiliyor tabi. Ben sadece bunun benim kendi içimde bir otosansür yaratmasına müsaade etmek istemiyorum. Yazar Murathan Mungan okuyucularına ve kitapseverlere yeni kitaplarından pasajlar okuduSizce Türkiye’de bir demokratikleşme var mı, bu konuda bir gelişme seziyor musunuz? Bir sonuç verecek mi?

Ya verecek, ya verecek başka çaresi yok. Sadece Türkiye için değil, dünya için de barış istemekten başka çaremiz var mı yani! Tabi ki Türkiye’de çok zorluk var. Ancak Türkiye’yi yönetenlerin çeşitli anlayışlara, çeşitliliklere tolerans göstermesi ve bunların öğrenilmesi, hepimizin esenlik içinde birarada yaşaması için fazla pahalı olmaması gerekiyor. Bütün insanlık için yapılması gerekenleri herkes üzerine düştüğü kadar ve düşmediği kadar yaptı ve hala yapması da gerekiyor diyorum.

Türkiye Avrupa Birliği’ne (AB) tam üye olmak istiyor. Türkiye’nin AB’ye girmesine taraftar mısınız?

Evet Türkiye’nin AB’ye girmesini istiyorum. Bu benim AB’nin kendisini herşeyin çözümü görmemden veya bir Cennet olduğundan kaynaklı değil. AB süreci Türkiye’nin kendi ivmesiyle kendi dinamiğiyle pek halledemediği demokratikleşme sürecini geliştirebilir. Bu sorunların ancak AB süreciyle bağlantılı olarak çözüleceğine inanıyorum ve bunu hissediyorum. AB aynı zamanda bu anlamda bizim balans ayarımız.

Frankfurt’tasınız, şehir hoşunuza gidiyor mu? Kitap fuarını gezdiniz mi, nasıl görüyorsunuz?

Bir kere kitap fuarı, dünyanın neresinde olursa olsun iyidir. Ama Frankfurt şehrini çok sevdiğimi ve çok güzel bulduğumu söyleyemiyeceğim. Çünkü ben bir dönem Mannheim-Ludwigshafen’da yaşadım o dönem ilk gittiğim yer Frankfurt, biliyorum. Ancak Frankfurt Kitap Fuarı bizim için bir tülü bir kabe. Bunun için Frankfurt’u affediyoruz!

Avrupa’daki okuyucularınıza bir mesajınız var mı?

Beni okuyan ve seven herkese merhaba demek istiyorum. Benim kitaplarımı okumayı sürdürmelerini diliyorum. Onları, hayal kırıklığına uğratmayacağıma dair söz veriyorum. Daha esenlikli, daha sağlıklı, daha iyi bir hayat için; hepimiz hangi işi daha iyi yapıyorsak, o işi sürdürmeye devam edelim.
Palast des Ostens (Doğunun Sarayı)Palast des Ostens (Doğunun Sarayı)

Murathan Mungan’ın “Doğunun Sarayı” adlı yapıtı eski kitaplarından yapılan seçmelerden oluşuyor.

5 öyküden oluşan bu seçme yapıtın kahramanları; Çoban ve Hırsız, adetleri yerine getirmek zorunda olan iki genç göçebe. Ölüm Meleği Azrail ile direnişçi-isyancı olan köprü yapımcısı Deli Dumrul, geleneksel dansları yapan bir Alevi ve saraydaki Prenses ve hatta Osmanlı Veziri ile dilsiz postacı, sevginin ve aşkın gizliliklerini öğreniyorlar.

“Doğunun Sarayı” kitabı Mungan’ın deyimiyle “aşk, sevgi, şiddet ve erk”e ilgi duyanların okuyacağı bir eser. Kültürler ve insanlar arasında bir diyalogtur. Kitabı, Türkçe’den Almancaya Birgit Linde ve Alex Bischof çevirmiş. 256 sayfadan oluşan kitap, Unions Verlag tarafından yayınlandı.

Fuara ilgi büyüktü_300 bine yakin kitapsever ziyaret ettiFuara ilgi büyüktü_300 bine yakin kitapsever ziyaret etti.<
Mungan ve soldan ikinci Yazar Ali Toptas

Text ve Fotolar:by REŞAD ÖZKAN/RÖ/http://www.agahdari.homepage.t-online.de/41526.html
FRANKFURT / 2006, Ekim/Yeni Özgür Politika

3. August 2009

Münih Üniversitesi Politik Araştırmalar Merkezi/AB genişleme uzmanı Janis A. Emmanouilidis: Müzakereler devam edecek

Münih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakultesi bünyesinde bulunan Politik Araştırmalar Merkezi/Centrum für angewandte Politikforschung (C.A.P.) AB genişleme uzmanı Janis A. Emmanouilidis:Müzakereler devam edecek.
Sayın Emmanouilidis AB Komisyonu Ankara`yı Kıbrıs konusunda verdiği sözleri ve yükümlülükleri yerine getirmediği için üyelik müzakerlerinin askıya alınabileceği konusunda uyardı. Ancak önümüzdeki ayın ortasına kadar da yükümlülüklerinin yerine gtirilmesi konusunda da ona süre tanıdı. Türkiye adım atacak mı? Adım atmazsa ne olacak?

AB ile başlatılan üyelik müzakerelerinin kesintiye uğramasına Ankara`nın şimdilik korkmasına gerek yok. En azında yapılan AB dışişleri bakanları konferansında çıkan sonuç buydu. Ancak bakanların üzerinde anlaşmadığı nokta „eyer Türkiye 14 ile 15 Aralık`ta toplanacak AB Zirvesine kadar yörüngesini AB`ye çevirmezse, en azında Kıbrıs konusunda bir çözüme yanaşmazsa ne olacak? Ankara`ya karşı hangi alternatif yatırımlara gidilecek? Konusuydu.

Demek ki Ankara 3-4 hafta içerisinde dediğinde diretse ve ileriye doğru bir adım atmazsa bile, AB radikal kararlara el atmayacak, Ankara`ya karşı yumuşak davranıp zincirleme şeklinde üyelik müzakereleri – prüzlere neden olmayacak- çeşitli başlıklar altında devam edecek. Genişleme Komiseri Olli Rehn ise yeniden Ankara`ya çağrıda bulunup üyelik kiriterlerinin yerine getirmesini talep etti. Rehn görüştüğü Türk meslektaşı Ali Babacan`a „Ankara AB tarafından talep edilen bütün üyelik kiriterlerini doldurmadığı sürece tam üye olmayacak“ uyarsında bulunurken, AB genişlemesini yakında takip eden uzmanlara göre ise bir ülkenin birden biranda bütün üyelik kiriterlerini yerine getirmediğini belirtiyorlar ve AB Ankara`nın üzerine fazla gitmeyecek ancak onu zorlamaya devam edecek.

Aynı görüşü AB üyeliği sürecinde Ankara`yı bekleyen zorluklar üzerine görüştüğümüz Münih Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakultesi bünyesinde bulunan Politik Araştırmalar Merkezi/Centrum für angewandte Politikforschung (C.A.P.) AB genişleme uzmanı Janis A. Emmanouilidis de (www.cap-lmu.de) paylaşıyor.

Sayın Emmanouilidis AB Komisyonu Ankara`yı Kıbrıs konusunda verdiği sözleri ve yükümlülükleri yerine getirmediği için üyelik müzakerlerinin askıya alınabileceği konusunda uyardı. Ancak önümüzdeki ayın ortasına kadar da yükümlülüklerinin yerine gtirilmesi konusunda da ona süre tanıdı. Türkiye adım atacak mı? Adım atmazsa ne olacak?

Emmanouilidis: Aralık ayının ortasına kadar Türkiye`nin haraket etmesi için bu konuda mevcut olan çeşitli alternatifler ve imkanları nasıl kullanacağına bağlıdır. Gerçekten de başlatılan üyelik müzakerelerinin durdurulması veya kesilmesi konusunda Ankara`nın önünde büyük bir tehlike duruyor.

„Chain-crash“ senaryosu gündeme gelebilir, olabilir. Ancak tarafları memnun edecek bir orta yol bulma imkanı olasalağı daha büyük. Bu arada Başbakan Recep Teyyip Erdoğan tartışmalı olan 301. ceza paragrafının değiştirilebileceğine imada bulundu: Kıbrıs meselesine de bir uzlaşmanın sağlanması konusunda çözüm yolu şu veya bu şekilde aranıp bulunacak. Böylece müzakerlerin - chain-crash opsiyonun gündeme gelmemesi için - kesilmesi, son verilmesi veya belirsiz bir zamana ertelenmesi tehlikesinin önüne geçilmeye çalışılacak. Orta bir yolu`un bulunmasına çalışılacak.

Yani sizce Türkiye AB`ye olmak için gereken üyelik kiriterlerini yerine gtirecek mi? bu konuda iyimser misiniz?

Emmanouilidis: Bilindiği gibi AB Komisyonun açıkladığı ilerleme Raporu sadece Kıbrıs meselesini kapsamıyor. Sadece Kıbrıs meselesine dikkat çekmiyor. Eleştirilen başka konular da (Kürt sorunu, insan hakları, düşünce özgürlüğü, askerlerin siyaset üzerindeki denetimi, dini azınlıklar v.s.) var, rapor`da. Bence Ankara eleştirilen bazı konular konusunda kolaylık gösterip sorumluluklarını yerine getirmeye çalışacak.

Caza yasasında yer alan 301. paragraf bu konuda önemli bir örneği teşkil ediyor. Ancak daha başka çok değişkiliklere gerek var. Çözümü sayısız faktörlere bağlı olan Kıbrıs sorunu konusunda ise Türk tarafının nasıl kolaylıklar sağlayacağı ise bugünden söylemek zor.

Bence bu konuda da, Almanya, Fransa ve Ankara`yı daha çok zorlayan Avusturya dışında diyer AB üye ülkelerinin sesleri fazla çıkmadığına baktığımzda, bir uzlaşma formülü ortaya çıkacaktır. Diyer AB üye ülkeleri Ankara`nın üzerine ya fazla gitmiyorlar veya üyeliğine taraftardırlar. Buna bakıldığında „chain crash“ senaryosuna fazla ihtimal kalmıyor.

Türkiye`de başlatılan reform süreci düşünce ve basın özgürlüğü konusunda ilerlemeler kaydetti mı?

Emmanouilidis: Burda ayrıntılariyle cevap vermek bence çok zor. Ancak temel reform sürecine baktığımzda reformların temposunda bir duraklama-gerileme sözkonusu. Zaten daha üyelik müzakerleri başlamadan önceki tezimiz şu idi: Hızlı başlatılan reformların temposunda büyük bir düşüklük ve kesinti olacak, Ankara hızlı başlatılan reformların temposuna ayak uydurmayacak. Ve böyle de oldu.

Diyer AB-Genişleme süreçlerininde elde ettiğimiz politik deneyimlerimiz var: Müzakerlerin başlaması için, hedefe ulaşmak için, reform süreci ilk önce hızlandırılıyor. Müzakerelere başlamasiyle birlikte bu tempoda büyük bir düşüklük başlıyor. Türkiye`nin tutumu bizi şaşırtmadı.

Sizce reform sürecinin duraklaması önümüzdeki yılda yapılacak parlamento seçimleri veya ordunun tutumuyle mı bağlantılı?

Emmanouilidis: Birçok spekülasiyona bizi getircek bu soru daha çok bir iç politika sorusu. Ancak şunu söylemekte fayda görüyorum: uzun bir zamandan beri X. anını – AB ile üyelik müzakerlerinin başlaması için - bekleyen bir ülkede reformlarda temponun büyük bir şekilde düşüşe geçmesi, bizim için bir sürpüriz olmadı.

Tabiki bu bu duraklamalara bir çok iç politik gelişmeler, veya temel aspekt olarak Türkiye`deki genel gelişmeler, ordu-hükümet ilşikileri ve ordunun siyaseti ne kadar denetim altında tutuğu neden olmuş olabilir. Bu konuda daha çok sayısız spekülasiyon yapılıp görüş ortaya atılabilir. Bu gelişmelere baktığımzda kesin olarak açık bir şekilde bu soruları cevaplamak zorlaşıyor.

Sizce Türkiye`deki reform sürecinin yerinde sayması komşu Irak`ta yaşanan güncel gelişmelerle ilgisi varmı?

Emmanouilidis: Bu konuda bir görüş ve ortaya atılan bir tezin olduğunu biliyorum. Ancak Türkiye`deki reform süreciyle Irak`taki güncel gelişmeler arasında bir bağlantı kurmak zor, bunu ispatlamaya çalışmakta bence zor görünüyor. Bunun için bu soruya ne „Evet“ nede „Hayır“ diyebiliyorum.

Almanya başbakanı Angela Merkel (CDU) Türkiye`nin AB`ye tam üye olmasına karşı çıkıyor ve alternatif olarak „imtiyazlı ortaklığı“ öneriyor. 1 Ocak 2006 tarihinden itibaren AB Dönem Başkanlığı Almanya`ya geçecek. Sizce AB-Türkiye ilişkilerini zorlu bir yıl mı bekliyor?

Emmanouilidis: Bence Almanya dönem başkanlığı boyunca çıkar gereği olarak Türkiye`yi gündemine almamaya çalışacak. Başbakan Merkel Türkiye`yi AB ajandası dışına bırakmaya uğraşacak ve bunada çaba serf edecek. Bunun için Türkiye ile anlaşmazlıklar ve pürüzler Almanya`nın iç politikası haline gelmemesi için, Finladiya dönem başkanlığı esnasında yani bu yılın sonuna kadar çözülmeye çalışılacak.

Eyer Türkiye Almanya dönem başkanlığı süresinde AB gündemine tekarar girerse Merkel için iç politik sorunlara neden olabilir. Onun için özelikle AB Anayasasını gündemine alacak Almanya diyer bütün meseleleri alt planlara atmaya çalışacak. Dönem başkanlığı boyunca Türkiye ile ile temas etmekten kaçınacak.

Sizce Türkiye bir Avrupa ülkesi mi? Avrupa`ya ait ise AB için hangi stratejik önemlere sahip?

Emmanouilidis: Ben bu soruya - temelde çoğrafik olarak değil - ancak gerçeklere bakılarak Türkiye`nin doğrudan bir çok sefer AB`ye üye olmak için perspektifleri gösterdiği ve sahip olduğu için „Evet“ olarak cevap veririm. Bu soru bu saydığım kiriterlerden dolayı bir çok sefer olumlu cevap almıştır. Bunun için artık Türkiye`nin Avrupa`ya ait, olup olmadığı sorusu değildir, olduğu gerçeğidir.

Türkiye`nin AB için stratejik önemine gelince bu konuda çok çeşitli görüş açısı bulunuyor. Bence Türkiye`nin sahip olduğu en büyük stratejik önemin arkasında AB`ye alınacak bir müslüman ülkesi olması, gerçekten üye olursa, olması 10 veya 15 yil sürse bile. Böyle bir gelişmenin etkisi Türkiye`yi aşıp islam-arap dünyası ve AB`nin içinde yaşayan müslüman toplumu için de AB`nin vereceği bir işaret olur.

Tüm bunlar Türkiye`nin üyeliği açısından stratejik önemlerdir. Türkiye`nin sahip olduğu jeostratejik konum bu kapsamda bence daha fazla bir rol oynamıyor.

Türkiye AB`ye tam üye olursa buda Suriye, Iran veya Irak`a sınırları olacağı ve komşu olacağı anlamına gelecek, bu üyeliğin ilerde doğuracağı ve neden olacağı – uzun vadeli ve sürekli - büyük sorunların ortaya çıkması da kacınılmaz olacaktır.

Suriye de AB`ye üye olmak istiyor?

Emmanouilidis: Evet, bilindiği gibi Fas ta birzamanlar üye olmak için AB`ye başvurmuştu. Ancak bu ülkelerin başvuruları, özelikle Fas`ın, AB Komisyonu tarafından açık ve net bir şekilde Avrupa devletleri olmadığı için rededildi. Bence red cevapları da yerinde idi. Fas ve Suriye`ye AB üyelğı için hiçbir perspektif sunulmadı. Biz burada Beyaz Rusya, Ukranya. Moldavya ve Gürcistan için de konuşabiliriz. Soru şudur: Olası bir üyelik konusunda siyasi mı yoksa çoğrafik kararlar mı rol oynuyor? Ve bence tabiki verilen cevaplar çoğrafik sınırları gözönünde bulunduran siyasi kararlar olmalarıdır. AB`nin çoğrafik sınırları Akdenizin güneyine kadar uzanır, ordan ötesi Avrupa düşünülemez bence.
/by Reşad ÖZKAN/RÖ
21. Kasım 2006/www.Kurdistan-Post.com

Hamburg Şark Enstitüsü Direktörü ve Ortadoğu uzmanı Prof. Steinbach: ABD Ortadoğuda Daha Aktif Türkiye İstiyor

Hamburg Şark Enstitüsü Direktörü ve Ortadoğu uzmanı Prof. Steinbach, Bush yönetimi Türkiyeyi Ortadoğuda daha aktif bir konuma itiyor. Olası bir Kürt devletinin kurulmasında Türkiyenin tavrı zaten belli dedi.(Dokumentasiyon/Belge)
Hamburg Şark Enstitüsü Direktörü ve Ortadoğu uzmanı Prof. Dr. Udo Steinbach, Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) olası Irak operasyonuna ilişkin Özgür Politika Gazetesi'nin sorularını yanıtladı.
"Bölgeyi bir felaket bekliyor" diyen Steinbach, olası bir Kürt devletinin ortaya çıkışını engellemek için Türk ordusunun alarmda beklediğini de sözlerine ekledi.

Irak'a operasyon tarihi için neler söyleye bilirsiniz?
ABD Başkanı George Bush Irak'a saldırmak için çoktan beri kararını vermiştir. Son hazırlıklarını da tamamlamak üzere. Bir askeri saldırıdan kaçınmak ve diplomatik yollara başvurmak için Bush yönetiminin savaştan şu anda vazgeçmesi dünya için bir mucize olur.

Avrupa Birliği savaşı önlemek için girişim de bulunabilir mi?
Hayır, büyük bir ihtimalle hayır. Savaşın durdurulması artık mümkün olmayacak. Zaten Avrupa'nın ortak bir görüşü savaş olsa da bir işe yaramayacak. Fakat Amerika artık Avrupa'yı defterden silip, hesaba katmıyor. ABD Avrupa'yı ciddiye almıyor. Ben geçen hafta Washington'daydım. Avrupa'nın artık Amerikalılar tarafından ciddiye alınmadığını kendim de açıkça hissettim. ABD, sadece Avrupalılara harekete geçirilmeye ihtiyaç duyan bir güç olarak bakıyor.
Savaşın önüne geçmek için tam olarak ortak bir Avrupa politikasının oluşması mümkün olmayacak. Her Avrupa ülkesi kendi başına bir politika izleyecek.
Avrupa ülkelerinin politikaları İngiltere başbakanı kendi kamuoyu tarafından baskı altında tutulmasına rağmen, kendi başına özel bir yol izleyecek. Almanya seçim havasına girmiş bulunuyor. Başbakan Gerhard Schröder'den işittiğimize göre, bir Alman politikası olacak. Fakat savaşın önüne geçmek için bir tek sesli Avrupa politikası olmayacak. Schröder Alman seçmenlerinin savaşa karşı olduğunu biliyor.
Schröder, seçim taktiklerine başvuruyor. Sosyal Demokratlar ile Yeşiller Partisi'nin seçmenleri kesinlikle Irak'la yapılacak bir savaşa karşıdırlar. Alman Sosyal Demokrat Parti (SPD) ve Yeşiller'den oluşan koalisyon hükümeti ABD'yi desteklemekten bu açıdan kaçınıyorlar ve savaşa karşı olduklarını belirtiyorlar.
Diğer taraftan Hıristiyan Birlik Partileri CDU/CSU'nun ABD'nin savaş politikasından yana tutum takınmaları Schröder'in konumunu güçlendirmiştir. Birlik Partileri için bir talihsizlik. Tüm bu etkenleri göz önünde bulunduran Schröder, ABD'ye karşı radikal bir çıkış yapmıştır.

Irak'a yapılacak bir saldırının uluslararası hukuk açısından bir temeli var mı?
Tabii ki ABD için 1991 yılında Birleşmiş Milletler'in (BM) kabul ettiği antlaşma son bir meşru zemini oluşturuyor. Bush yönetimi aslında Saddam ile açık bırakılan bir hesabı kapatmak istiyor. Mesele ABD'ye göre çoktan beri ortadan kaldırılması gereken bir adamın sorunudur. Saddam Hüseyin, Amerikalıların ezici çoğunluğu tarafından büyük bir tehlike olarak algılanıyor. Irak'ın kimyasal, biyolojik ve başka kitlesel imha silahlarına sahip olduğunu belirten ABD yönetimi, askeri saldırıyı meşru görüyor. Saddam'ın bu somut girişimi ABD'yi kaygılandırıyor. Bush'un bu sert çıkışı, Bill Clinton'un başkanlık döneminde Ortadoğu ve Irak'la ilgili izlediği çelişkili politikaya bir reaksiyon olarak da görülmelidir.

İslam ülkeleri ve ABD İslam ülkeleri ABD'yi destekleyecek mi?
Fazla destek göreceğini sanmıyorum. Kuveyt, Katar ve Bahreyn gibi küçük ülkelerin ABD'ye başkaldırmaları elbette düşünülemez. Zaten bu ülkelerin ABD'yi desteklemekten başka çareleri de yoktur. Büyük ve önemli İslam ülkeleri ABD saldırısını desteklemeyecekler. Hatta ABD bu konuda Suudi Arabistan ile bile sorunu olacaktır. Eğer Suudi Arabistan ABD'yi desteklemeye kalkışırsa, içte büyük bir muhalefetle karşılaşır. Bundan dolayı Suudi Arabistan ABD'ye destek vermekten kaçınacaktır. Destek de vermediği zaman, ABD tarafından eski endişeler ön plana çıkıp düşman bir kategoriye dahil edilecek ve "pozitif bir dost" muamelesi görmeyecektir. Görüldüğü gibi durum çok karmaşık bir hal izliyor.

Filistin sorununun hala bir çözüme kavuşturulmaması savaşın önünde bir engel teşkil ediyor mu?
Hayır. Filistin sorunu Irak'a bir saldırı için artık bir engel teşkil etmiyor. Durum değişti. Başkan Bush Filistin-İsrail sorununun bir çözüme kavuşması veya en azından silahların susturulmasını sağlamak için aylarca askeri müdahaleyi geciktirdiği biliniyor. Bu geciktirme Arap kamuoyu ve devletlerinin desteğini kazanmaya yönelikti.

Bush neden her şeye rağmen Irak'a saldırmak istiyor? Bu işin başka çözüm yolları yok mu?
Tabii ki başka çözüm yolları var. Mesela bölgeyi bir felakete sürükleyecek açık bir askeri müdahale yerine Irak'ta bir rejim değişikliği için kapalı operasyonlar tercih edilinebilir. Fakat anlaşılan geçmişte ve şimdi bu tür yöntemler başarısızlıkla sonuçlanmış. Muhtemelen Clinton dönemindeki Amerikan politikası bu konuda işi ciddiye almamış ve kararsızlık göstermiş. Anlaşılan Saddam rejiminin yıkılması için dışardan bir saldırı ve içerden muhalefetin desteğini kazanmakla mümkün olacak. En azından artık Bush yönetimi olayı böyle görüyor.

AB'ye uyum, Türkiye ve ABD Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde(TBMM) kabul edilen "Avrupa Birliği'ne Uyum Paketi"nin, ABD'nin Irak'a yapacağı müdahaleyle bir ilişkisi var mı?
Çok önemli bir soru. Bence şu veya bu şekilde ABD, Irak sorunuyla yakından bir ilişkisi vardır. Türkler Avrupa'da ve bölgede söz sahibi olmak için oldukça fazla çaba sarf ediyorlar. Türklerin kabul ettiği reform paketi, gerçekleşen anayasal düzenlemelerin, Irak'a ABD müdahalesinde ortaya çıkacak olası bir boşluktan faydalanmak için olduğunu söyleyebilirim. Afganistan'da çok uluslu güçlerin Türk komutasında bulunması nedeniyle, ABD tarafından bölgede Türkiye'ye daha çok rol biçilmektedir. Türkiye bir ABD müdahalesinden açıkça faydalanıp, AB'ye girmek için süreci bu yollardan hızlandırmak istiyor.

Savaştan sonra olası bir Kürt devleti ortaya çıkarsa, Türkiye'nin tutumu ne olur?
Türkiye'de bu konuda Irak'ın işgali için Türk genel kurmay başkanlığının planları hazır. Türk ordusu olası bir Kürt devletini önlemek için zaten Irak'a gireceğini açıkça belirtiyor. Eğer gerçekten bir Kürt devleti kurma girişimi baş gösterirse, Türkiye o zaman hiç kimseye kulak asmadan doğrudan Irak'ın içişlerine müdahale etmekten kaçınmayacaktır. Doğacak olası bir boşluktan faydalanıp Irak'a karşı bir işgal hareketine girişecektir./by Reşad ÖZKAN/RÖ
12 Ağustos 2002/Politika/Bianet/Kurdistan-Post

Uluslararası Hukuk uzmanı Prof. Paech:Roma döneminde değiliz

Uluslararası Hukuk uzmanı ve Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Norman Paech ile Mülakat./Belge

Amerika'nın Irak'taki savaşının meşru olmadığını söyleyen Prof. Dr. Norman Paech, "Dünya, artık Roma İmparatorluğu'nun dönemindeki gibi değil. Amerika'nın askeri, ekonomik egemenliği ve eylemleri hukuksal bir temele dayandırılmak zorunda" dedi.

Uluslararası Hukuk uzmanı ve Hamburg Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Norman Paech, Irak'ta süren savaşın hukuk boyutunu ve Kürt sorununa ilişkin gelişmeleri değerlendirdi.

-Irak savaşı başladı. Çatışmalar gittikçe yoğunlaşıyor. Irak krizinde uluslararası hukuk iflas mı etti acaba?

Şu anda Birleşmiş Milletler ve devletler hukuku zor bir durumda bulunuyor. BM ve devletler hukuku merkezi olarak, Irak savaşını önleyemediler ve ağır bir yenilgi aldılar. Bu savaş tamamıyla devletler hukukuna aykırıdır. Bu savaşı meşru gösterecek herhangi bir neden bulamıyorum.

-Yani bu bir saldırganlık savaşı mıdır?

Amerikalılar ve İngilizlerin bu saldırısı BM Şartı'nın 2. maddesinin 4. paragrafının tamamıyla ihlal edilmesi anlamına geliyor. BM Şartı'nın sözkonusu maddesi ulusal savunma durumları olmadığı sürece devletlerin birbirlerine karşı şiddete başvurmalarını ve savaş açmasını yasaklıyor. Şiddete başvurma ve savaş ilan etmek, ancak ve ancak BM Güvenlik Konseyi'nin onayı ile gerçekleşebilir veya sınırlandırabilir.

Görüldüğü gibi Irak savaşında böyle bir durum sözkonusu olmadığı gibi, BM'nin onayı olmadan Amerika, İngiltere ve Avustralya bilinçli olarak devletler hukukunu bir tarafa itip, Irak'a karşı kendi başına hareket etmişlerdir. Çok az bir gurubun dışında hemen hemen dünyadaki bütün uluslararası hukuk uzmanları da aynı görüsü paylaşıyorlar. Bu birincisi.

İkincisi ise; diğer taraftan görüldüğü gibi Amerika gibi çok güçlü olan bir ülkenin BM'ye ihtiyaç duyduğudur. Örneğin Amerika 1991 yılından beri Irak'a yapılan "Gıda için petrol" programını yeniden canlandırıp, program çerçevesinde tekrar BM'nin yardımını almaya çalışıyor. Savaş sonrası Irak'ın yeniden inşası ve düzeni sağlamak için sorunu uluslararasılaştırmak istiyor. Amerika'da belirli durumlarda kendi başına hareket edecek gücü bulamıyor ve BM'ye ihtiyaç duyuyor.

Bunun dışında Amerikan Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in Irak'ın eline geçen Amerikalı savaş esirlerine kötü muamele yapıldığını söyleyip, Irak yönetimini Cenevre Antlaşması'na uygun bir şekilde hareket etmesini istiyor. Ben şahsen Rumsfeld'in bu talebini ciddi görmüyorum. Sıra kendilerine gelince herkesin uluslararası sözleşmelere bağlı kalmasını istiyorlar. Afganistan savaşında esir alınan Taliban veya El-Qaide savaşçılarının Guantanamo Üssü'ne getirilip onlar için Cenevre Antlaşması'nın geçersiz olduğunu açıklayan Amerika'yı tanıyoruz.

Burada şu anlaşılıyor: Yeri ve zamanı geldiğinde devletler hukukunun dünyada hegomonyasal bir güç olan Amerika için de gerekli olduğudur. Ve buna sarılmak zorunda kaldığıdır. Yani Dünya, artık Roma İmparatorluğu'nun dönemindeki gibi değil. Amerika'nın askeri, ekonomik egemenliği ve eylemleri hukuksal bir temele dayandırılmak zorunda.

-Tüm bu gelişmelere rağmen BM'nin gelecekte bir rolü ve önemi olacak mı?

Tabii buna kesin inanıyorum. BM, gelecekte de uluslararası meselelerde çok önemli bir rol oynayacaktır. BM'nin Irak krizini önlemek istemesi, savaş ve savaş karşıtı devletler arasında arabuluculuk yapması, silah denetçileriyle çok iyi bir şekilde koordineli çalışması, sorunu Güvenlik Konseyi'nde detaylı bir şekilde tartışmaya açması ve gereken bütün siyasi çözüm araçlarına başvurmaya çalışmasının, bu kurumun zayıflamasından daha çok güçlenmesine yol açtığı görüşündeyim. Amerika'nın Irak'a her şeye rağmen savaş açması BM'yi zayıflatmamıştır. Tersine BM'nin ne kadar haklı ve gerçekçi bir kurum olduğunu göstermiştir.

BM'nin bir yenilgi yaşadığı doğrudur. Fakat uluslararası camiada ne kadar önemli olduğu da ispatlanmıştır. Devletlerarası sorunların çözümü için hukuksal çözümlerin ne kadar önemli olduğunu bize göstermiştir. Sorun şu: Eğer devletler uluslararası hukuka göre hareket ederlerse çözülmeyecek sorun yoktur. Bu da tek tek devletlerin sahip olduğu hukuk kültürlerine bağlıdır. Almanya Irak halkına insani yardımlar için hazır olduğunu dile getirmiştir. Fakat Amerika tarafından kendisinin bu hususta araç olarak kullanmak istemesine karşı çıkmaktadır. Tüm bunlar da Almanya ile Amerika'nın hangi konularda görüş ayrılıkları içinde olduğunu bize gösteriyor.

-Alman hükümeti bir yandan savaşa karşı olduğunu belirtiyor, diğer yandan da savaş bölgesinde askeri mürettebatı, erken uyarı uçakları Awacslar ve kimyasal silahların izlerini tespit eden Fuchs adlı tankları bulunuyor. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de Amerikan ve İngiliz uçaklarına hava sahasını açmış bulunuyor. Sizce Almanya da savaşın içinde mi?

Hayır, ben Almanya'yı böyle değerlendirmek istemem. Durum belirtildiği gibi değildir. Almanya açık bir şekilde savaşa karşı olan tutumunu göstermiştir. Almanya bu savaşa karşıdır. Bunun dışında da Almanya'nın, bu savaş karşıtı tutumundan dolayı diğer ülkeleri de savaş karşıtı bir yörüngeye çektiği görüşündeyim. Dünyada savaş karşıtı cephenin bu kadar güçlenmesinde bence Almanya'nın tutumu çok önemli bir rol oynamıştır. Savaş karşıtı olan devletler Almanya ile dayanışma içine girmişlerdir. Avrupa'da Almanya gibi güçlü olan bir ülkenin tutumu Fransa Devlet Başkanı Chirac ve Rusya Devlet Başkanı Putin için örnek teşkil etmiştir.

Bence eğer Federal Almanya hükümeti savaş karşıtı bir çizgi izlemeseydi, belki ne barış hareketi ve ne de savaş karşıtı cephe bu kadar güçlü olabilirdi. Bölgede bulunan Almanya'nın silahları ve askerlerine gelince; tüm bunlar bence NATO'nun sorumluluk çerçevesinde olmasıdır. Ayrıca Almanya'nın bir bütün olarak Amerika ile ilişkilerini kopmaması için gösterdiği küçük bir jestidir. Bu da tabi işin başka yüzünü oluşturuyor. Bunlarla birlikte Almanya savaşa ortak olmamak için gereken yardımları çok az tutmuştur. Almanya'nın savaşa ortak olmamak istemesinin diğer işareti de, savaştan sonra harabeye çevrilmiş olacak Irak'ın inşasında yer almayacağını açık bir şekilde açıklamış olmasıdır. Almanya, Irak'ta bir temizlikçi firma olmayacağını ifade etmiştir.

-Daha savaş bitmiş değil Amerika Irak'ı ihaleye çıkarttı. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her şeyden önce Amerikalılar en yağlı ihaleleri kendilerine alacaklarıdır. Başkalarının Irak'ta fazla kazanç sağlamalarına fırsat tanımayacaklardır. Amerikan şirketleri daha savaştan önce harekete geçmişlerdi. Irak'ın zenginlik kaynakları üzerinde, ilk olarak Amerikalılar söz sahibi olacaklardır ve sömüreceklerdir. Bunun dışında da başka devletlerin şirketlerini az denecek bir oranda ortak etmeye çalışacaklar ve hatta Irak'ta yaptıklarına sonradan savaşa meşruiyet kazandırmak için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde bir karar çıkartılmasına uğraşacak ve ortak etmeye kalkışacaktır. Çıkartılan 1441 Sayılı karar için çaba gösterdiklerini biliyoruz. Fakat savaşa bir meşruiyet kazandırmak isteyen bir kararın çıkması imkansız görünüyor. Fransa da savaşa sonradan bir meşruiyet sağlayacak böyle bir karara -insani yardımları kapsasa bile- kesinlikle karşı olduklarını belirtmiştir. Fransa bu konuda Almanya ile de ortak görüşü paylaşmaktadır.

-Savaş sonrası Amerikalıların planları nelerdir?

Ana planları Irak'taki (Basra, Kerkük ve Musul) zengin petrol yataklarını sömürmek ve petrol sömürme haklarını kendi şirketlerine devretmektir. Amerika Irak'taki yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarını ele geçirmek istiyor ve bunların üzerinde söz sahibi olmak istiyorlar. Diğer devletleri bu kaynaklardan uzak tutacaklardır. Bu çerçevede hazır planları vardır. Bunun dışında Amerikan çıkarlarını garanti altına alacak -Afganistan da olduğu gibi- yeni bir hükümet atayacaklardır. Fakat Irak'ın nasıl bir devlet yapısına kavuşacağı -federasyon mu merkezi bir devlet mi-, tüm bunlar savaş sonrası Amerikan stratejisinin başka önemli bir parçasını oluşturuyor. Halen açık olan bu durum pazarlıklar konusudur. Bilindiği gibi savaşlar yapıcı değil yıkıcıdırlar.

Belki bir konfederasyon çözümü!..

-Daha önceden olası bir Irak savaşında Kürtlerin kaybedenler arasında olacağını belirtmiştiniz. Halen aynı görüşü savunuyor musunuz?

Kürtlerin bu savaşta kaybedenler arasında olacağından korkuyorum. Bu konudaki endişelerim büyük. Kürtler Amerikan ve Türk çıkarları arasında kalıp yem olabilirler. Diğer yandan da KDP, YNK ve KADEK'in görüş ayrılıkları içinde de bulunmaları, bu savaşta kazançlı ve başarılı çıkmaları önünde büyük engeller teşkil edebilir. Bağımsız bir devlete sahip olmayacakları zaten biliniyor. Fakat Kürtlerin umut ettiği gibi Kerkük'ü merkez yapacak bir Kürt otonom ve federal bir yapısının da oluşacağına fazla sıcak bakmıyorum. Çünkü büyük bir ihtimal ile buna ne Amerikalılar ne de Türkler izin vermeyeceklerdir. Ben şahsen şu anda Irak'a karşı cepheye giren Kürtlerin geleceklerinden korkuyorum.

-Bu dedikleriniz Türkiye, Suriye ve İran'ın egemenliği altındaki Kürdistan parçaları için ne anlama geliyor?

Güney Kürdistan'daki sorunun büyüyüp başka ülkelere de sıçraması halinde -fakat büyük bir olasılık değil- belki bir konfederasyon çözümünü bu bölgede gündeme getirebilirler. Ama şu anda gördüğüm kadarıyla ne Türkiye, ne İran ne de Suriye buna hazırlıklıdırlar, 'ulusal dokunulmazlık' ve bütünlüklerini ön planda tutmaktadırlar. Kürdistan kelimesini bile ağızlarına almamaktadırlar. Bu ülkeler şimdilik Kürdistan için bir çözüme hazırlıklı değiller. Kürdistan üzerindeki hakimiyetlerinin devamından yana oldukları gibi federatif bir çözümden de uzaktırlar. Bu devletler ayrıca savaştan sonra bir Irak'ta daha da güçlenmiş bir Kürt otonomisine karşıdırlar ve engellemeye çalışacaklardır. Fakat tüm bunlara rağmen Amerika'nın himayesi veya denetiminde bir yapı bir devlet veya otonomi oluşumu ortaya çıkabilir. Böyle bir ortamda bu sefer Kürtler arasındaki sorunlar böyle bir oluşumun önünde bir engel teşkil edebilir. Birbirleriyle iç sorunlarından dolayı uğraşacak olan Kürtler, sahip olacakları böyle büyük bir otonom yapıyı zayıf bir duruma düşmesine neden olabilirler./by Reşad Özkan
1 nisan 2003/Politika/Kurdistan-post

11. Juli 2009

Seferek ber bi Dêrikê

Di gelawêj (august) a sala 2008 de ez bi seferekê çûbûm Kurdistana Turkîyê û di vê sefera xwede min serîk li Dêrika Çiyayê Mazî jî xist.
Dêrika Çiyayê Mazî

Ev bajarê ne pir mezin dikeve nava sînorê wîlayeta Mêrdîn. Piştî şerê cîhanê yî duemîn Dêrikê roleke giring di dîroka Kurd û Kurdistanê de û bi teybet di tevgera rizgarîya netewî a kurdistanêde a lîstîye. Ne tesadufe ku pisporê Kurdistana bakur zanyarê mezîn Prof. M.A.Hesretyan dema behsa nevendên tevgera Kurdistanê dike Dêrikê datîne kêleka van navendên mezin ên wek Îstenbûl, Anqara, Îzmîr, Diyarbekir û Wan ê (Tevgera Kurdî di dema herî nuh de. – Mosko, 1987, rup. 244. Bi zimanê rusî.).
Dêrik jı salên 1960 û heta destpêka salên 1980 navendek çalakvanên Partîya Demokrat a Kurdistana Turkîye (PDKT), Ocaxa kulturî a şoreşgerên rojhilat (DDKO), Komela kulturî a demokratên şoreşger (DDKD) û Rizgarîxwazên neteweya Kurdîstan (KUK) ê bû.
Dêrik wek tradîtsîonel her dem navendek nasyonalîzma Kudî bû. Ne tesadufe şairê Kurdî ê mezin ê qirnê XX Cegerxwîn dibêje: min kurdperwerîya xwe ji Dêrikê wergirtîye. (Cegerxwîn bi tevayî 6 sala li Dêrikê jiyaye jê 3 sala li medresa Dêrikê xwendîye), Li gor hinek jêderan navê vî bajarê Kevin, ku di navbera çiyayên Mancel, Êrge Baba û Tûrcelê de ya, ji gotina Kurdî «Dêrê» hatîye. Nufûsa bajêr dor 20 hezarîye , tevaya xelkê bajêr Kurdin. Bêhtirîn xelkê bajêr ji du eşîran pêk tê eşîra Abasa û Rûta her weha hinek eşîrên din jî li Dêrikê hene.
Pîrekên Dêrikî

Heta nîvê qirnê XX li Dêrikê gelek Ermenî di jîyan (sedî zedetir). Keda Ermenîya di avakirina Dêrikê de gelek e wek di tıcaretê de, di avakirinê de, di senetkarî yê de (hedad, sol çêkirin u hwd). Lê piştî sa la 1970 yî êdî ji ber êrîşên dewleta Turk li ser tevgera rizgarîya kurdî Ermenî mecbûr man ji ber bê ewlekarîyê Derikê terk bikin û çûn Mîdyatê, Îstenbûl û Awrûpayê. Navserên (îxtiyarên) Dêrikê digotin Koçberîya Ermenîyan ji Dêrikê tesîrek xerab li ekonomîya Dêrikê kir. Van navserana di çarçîya Dêrikê de hinek dikanên girtî bû nîşanî me dikirin û digotin ev hemû nuha kes bi kar nine bêhtirîn vana, dikanên Ermenîyan bûn. Di dema serdana min a Dêrikê 2 malbatên Ermenîyan tenê mabûn. Yek ji wana malbata Kevo Demîrçîyan bû. Kevo Demîrçîyan Dêra ermanîyan a li Dêrikê a bi navê “Dêra Sor”(1) di parast. Kevo pîştî demekê çû ser dilovanîya xwedê (2). Ji ber wê jî Dêrikya digotin, jiber Kevo ê herî paşîyê Dêr parastîye, wek Ermenîyên Dêrikê ê dawî bi nav dikirin.
Mintiqa Dêrikê

Ermenîyên Dêrikê ne kêmî kurdekî bi kurdîyek gelek paqij di peyivîn, mirov ew ji kurdan ferq ne dikirin, Ev dema em çûn atolya (dikana) Naîfê hedad min ew fêm kir. Gelek Ermenî di nava rizgarîya netewî a kurdî de bûn û di nava rêxistinên Kurdî de xebat dikirin. Li gor gotina navserên (îxtîyarên) Dêrikê, hinek kurdan xwe Ermenî dinivîsandin ji bo bikaribin biçin Istenbûl bixwînin û paşê di nav dezgehên Ermenîde kar bikin. Xelkê Derikê gelekî bi dilsozî û hurmet behsa Ermenîyan dikirin û di gotın koçberya Ermenîyan ji Dêrikê tesîrek gelek xerab li ser jiyana Dêrikya kir.
Dema Rêya merkezî bêyî ku di ser Dêrikê de here rewşa ekonomîk lı Dêrikê xerab bû û rola Kiziltepe xurt bû.
Meşkîna, gundêkî Dêrikê//Beşêk(1977-1982)Devrîmcî Demokratîk Kultur Dernegî(DDKD)li gundê Meşkîna jî hebû

Berê Dêrik navçak zîreetê bû her weha li Dêrikê zeytûn, hijîr û tirî gelek bû.
Di dema serdana Dêrikê de me mala malbata Karahana ziyaret kir, her weha me avahîyên wan ên kevn ku hilweşîya bûn dit. Di nava malbata Karahana de ê navdar Edîp Karahana, Edîp Karahan yek ji serokê tevgera kurdî a salên 60-70 yî ye. Brayê wî yê bi çûk ku li Swedê diji Enwer Karahan nivîskarê Kurd ê nav û denge (3).
Her weha şair, nivîskar u wergerê navû deng Qedrîcan (1911-1972) ji Dêrikê ye, yek jı berhemên xwe diyarî Dêrikê kirîye (Bihara Dêrikê, Hawar, ? 13, 1933).
Malbateke Dêrikê din ya nav û deng malbata Önen a ye. İzzet Önen (İzzet axa yê Dêrikî) yek ji serokên tevgera Kurdî piştî salên 40 û PDKT (Partîya demokrata Kurdîstana Turkîye) ye, çend caran surgûnî bajarên Turkîyê wek Köyceğîz (qeza Mûğlayê ye li ser behra sipî ye), Adana û Sûrîyê her weha çend salan li Kurdîstana Başûr li cem Melle Mustefa Barzanî maye. Rewşenbîrê Kurd Fuad Önen di salên 70 de yek ji xwendevanên Kurd ê pêşî bû ku li İzmirê dest bi avakîrina Komikên (hucreyên) rêxistinek Kurdî kir.
Meşkîna (Qula Devê), gundêkî Dêrikê

Malbateke Dêrikê din a bi nav û deng malabata Türka ye. Ahmet Türk ewê ku di salên 70 de du caran bûye milletwekîlî û nuha jî serokê DTP (Partîya Civaka Demokratîk) ye. Ahmed Türk di nava DTP de wek baskê nasyonalîzma kurdî tê hesibandin. Apê Ahmed Türk Hecî Ebdulhelîm Türk yek ji çalakvanên salên 60 ê PDKT (Partîya demokrata kurdîstana Turkî) tê hesêb. Herweha nivîskar û werger ê Firat Cewherî jî Dêrikê ye.
Heta van demên dawî li Dêrikê bes bi kurdî dihate peyivandin, bi Turkî peyivandin şerm (eyb) bu. Lê van salên paşî ji ber siyaseta asîmîlasyonê a dewleta Turk xort dest pê kirine bi Turkî di peyivin.

Derik di hilbijartinan de her dem piştgirîya DTP dike (her weha dema serdana mede ji reisê beledyê ji DTP bu, her weha di hibijartinen 29 adarê de ji li Dêrikê DTP bi ser ket). Li di dema serdana xwe ya Dêrikê de, ji axaftina bi xelkê re di hat fêm kirin ku xelke bajer rayên xwe didin DTP ne jiber hewqas heyranê DTP ne, bêhtir ji bo dewletê protest bikin, bes ji bo rayên xwe nedin partîyên Turkan rayên xwe didin DTP.

Nodar Moski
nodarmossaki@gmail.com
Ji: www.kurdinfo.com

(1) Wek Enwer Karahan di nivîse berê li Dêrikê 7 Dêrê Ermenîyan hebûn: Enwer Karahan. Kevo. //www.nefel.com, 08.01.2007.
Nivîsên Enwer Karahan:
Ez ji Dêrikê xeyidîm, Kirîbo
Çend dîhn û dîmenên Dêrikê –I–
Çend dîhn û dîmenên Dêrikê –II– (dawî)

***
(2) Binere li ser mirine Kevo «nekroloja edebî» ya Enwer Karahan: Ez ji Dêrikê xeyîdîm, Kirîbo. // www.nefel.com, 10.09.2008.
Binere : Arjen Arî . Krîvê Kevo (1). http://diyarname.com/news.asp?ldx=1214.
(3) Binere nivisek nastalgî: Enwer Karahan. Çend dîhn û dîmenên Dêrikê – 1 // www.nefel.com , 27.12.2007.
Enwer Karahan. Çend dîhn û dîmenên Dêrikê – 2. www.nefel.com 05.01.2008.

P.S. Ev nivîs herweha bi Rûsî (Нодар МОСАКИ. О поездке в Дерик (курды и армяне провинции Мардин)di rojnama “Kurdîstana Azad” de u di malpera “livejournal” www.community.livejournal.com ê de hatîye weşandın.
7 .07.2009

6. Juli 2009

Kurdische MigrantInnen in der BRD

Volkstanzgruppe Koma Gula Sor (Gruppe Rote Rose)

Obwohl seit über 40 Jahren Kurdinnen und Kurden in der BRD leben, werden diese doch immer noch nicht als eine eigenständige Bevölkerung anerkannt.
Gerade ein Vergleich mit Schweden zeigt diese Ignorierung der KurdInnen in der BRD sehr deutlich. In Schweden werden den KurdInnen alle Rechte zugestanden, welche auch Angehörige anderer ausländischer Bevölkerungsgruppen erhalten.In der Bundesrepublik Deutschland wird die Anwesenheit von Kurdinnen erst Mitte der 60-er Jahre dieses Jahrhunderts bedeutend- nach dem bilateralen Abkommen zwischen der Türkei und der BRD über die Anwerbung ausländischer Arbeitskräfte. Heute geht man von weit über 900.000 KurdInnen in der BRD aus. Da die KurdInnen nicht als solche erfaßt werden, sondern stets entsprechend ihrer Staatszugehörigkeit statistisch angeführt werden, sind keine genauen Zahlenangaben möglich.

Mittlerweile haben sich viele der MigrantInnen, die ursprünglich nur für ein paar Jahre in die BRD gekommen waren, mit ihren Familien relativ fest hier niedergelassen.
Nach Schätzungen sind unter den 900.000 KurdInnen in der BRD ca. zehn Prozent aus anderen Staaten als der Türkei, also aus Iran, Irak oder Syrien.

Obwohl seit über 40 Jahren Kurdinnen und Kurden in der BRD leben, werden diese doch immer noch nicht als eine eigenständige Bevölkerung anerkannt. Gerade ein Vergleich mit Schweden zeigt diese Ignorierung der KurdInnen in der BRD sehr deutlich. In Schweden werden den KurdInnen alle Rechte zugestanden, welche auch Angehörige anderer ausländischer Bevölkerungsgruppen erhalten.

Dagegen werden in der Bundesrepublik Deutschland die KurdInnen nach der amtlichen Version ihrer jeweiligen Staatszugehörigkeit entsprechend behandelt. Dies hat natürlich vielfältige Auswirkungen auf das Leben von KurdInnen in der BRD.

In Schweden gilt kurdisch als anerkannte Muttersprache, obwohl die KurdInnen dort nur eine ganz kleine Bevölkerungsgruppe bilden. Dort gibt es zum Beispiel regelmäßige Nachrichtensendungen in kurdischer Sprache. So wird ihnen die unmittelbare Anteilnahme am gesellschaftlichen Leben ermöglicht. Da ihnen ihr kulturelles Selbstwertgefühl nicht genommen wird, nehmen die KurdInnen auch viel aktiver am täglichen Leben der schwedischen Gesellschaft teil und eine starke Ghettobildung wird verhindert.

In der BRD sind für sie dagegen diese Möglichkeiten nicht gegeben. Dadurch sind KurdInnen in der BRD in einer ausländischen Ghettobildung zu einer weiteren „inneren Ghettobildung (Doppeltes Ghetto)“ gezwungen. Selbst in einer Gemeinschaft türkischer Staatsangehöriger kommen sich viele KurdInnen aufgrund ihrer spezifischen kulturellen und sittlichen Hintergründe davon ausgeschlossen vor. Dies betrifft am härtesten die Frauen, die wesentlich seltener als die Männer die türkische Sprache beherrschen. Und selbst wenn sie die türkische Sprache sprechen können, sind kurdische Frauen gegenüber türkischen Männern aufgrund ihrer Erfahrungen meist sehr eingeschüchtert und verunsichert.

Beispiele für die Nichtanerkennung des kurdischen Volkes

Bis auf wenige Ausnahmen stehen den KurdInnen im Medienbereich keine Möglichkeiten zur Verfügung. Durch die Zuordnung der KurdInnen zu den TürkInnen gibt es auch für die kurdischen Kinder keinen Ergänzungsunterricht in ihrer Muttersprache.

In Schweden wird dagegen unterschieden zwischen Amtssprache und der Muttersprache. Den AusländerInnen ist es dadurch möglich, zwischen der Amtssprache und der Muttersprache ihrer Heimatregion zu wählen. Diesem Beispiel könnte nach meiner Überzeugung auch die BRD folgen. Nicht zuletzt deshalb, weil gerade die türkischen Schulbücher ungeheuer rassistisch sind.

Dort werden die Kinder in einer sehr engstirnigen nationalistischen Form gedrillt. Es ist eine Zumutung, daß ein kurdisches Kind in der Schule täglich Sprüche wie, „Ich bin stolz ein Türke zu sein“, aussprechen muß.

Die kurdischen Kinder wachsen dadurch in einer mehrfach gespaltenen Identität auf: innerhalb der bundesdeutschen Gesellschaft sind sie zuhause KurdInnen und in der Schule TürkInnen. Bei dieser Vielfalt von Konflikten und Widersprüchen haben die kurdischen Kinder mit enormen Identitäts- und Orientierungsproblemen zu kämpfen. Diese Konflikte treten besonders krass in der dritten Generation der kurdischen MigrantInnen auf und verstärken so noch zusätzlich die ohnehin sehr starken Generationskonflikte innerhalb der kurdischen MigrantInnenfamilien.

In der BRD gibt es offiziell keine eigenen Beratungsstellen für KurdInnen. Alle behördlichen Informationsbroschüren sind, wenn überhaupt, lediglich in türkischer Sprache erhältlich. Auch hier geht Schweden einen vorbildlichen, anderen Weg.
Die Nichtanerkennung der kurdischen Sprache hat auch verheerende Auswirkungen für das Selbstwertgefühl und die soziale Anerkennung von kurdischen MigrantInnen. Dies führt langfristig auch zu einem großen Verlust der kurdischen Sprache und Kultur.

Die wenigen positiven Bemühungen in der Bundesrepublik Deutschland bleiben alle inoffiziell und auf verbandlicher Ebene und sind zudem auf das freiwillige Engagement einzelner Personen angewiesen.

Anregungen und Forderungen:

1. Die Anerkennung der kurdischen Bevölkerung als eigenständige Minorität mit eigener Muttersprache als Gleichstellung gegenüber anderen nichtdeutschen MigrantInnengruppen.

2. Einführung eines muttersprachlichen Ergänzungsunterrichts in kurdischer Sprache für die kurdischen Schulkinder (Speziell in Bayern ist dies zumindest in Augsburg für die aramäischen Kinder bereits möglich und sollte daher ensprechend für die kurdischen realisiert werden können).

3. Bereitstellung von sozialen Beratungsstellen mit kurdischem Fachpersonal für die spezifischen Probleme der KurdInnen.

4. Mindestens ein-, zweimal wöchentlich müßten zumindest im Rundfunk Nachrichten in kurdischer Sprache gesendet werden.

5. Einrichtung und Förderung von wissenschaftlichen Forschungen der kurdischen Sprache und Geschichte.

6. Eine angemessene Förderung kurdischer Selbsthilfegruppen, da bisher Hilfestellungen speziell für KurdInnen nur durch Selbsthilfegruppen gegeben werden.

Frage: Wäre es bei Einführung eines muttersprachlichen Unterrichts überhaupt möglich, eine einheitliche kurdische Sprache zu verwenden angesichts der unterschiedlichen Herkunftsregionen der KurdInnen?

Es ist möglich, die Schriftsprache als übergeordnete Vermittlungssprache im Unterricht für die drei Hauptdialekte einzuführen./va

INFO ÜBER KURDISTAN UND KURDEN:
Mit offenen Karten - Kurdistan Kurden(Video)

9. Juni 2009

TÜRKEI: OHNE KOMMENTAR

WO LÄUFT DIE TÜRKEI HIN?


BAYAN VEZNESI 2 (SCHALTER 2 FÜR FRAUEN)
BAY VEZNESI 2 (SCHALTER 2 FÜR MÄNNER)

SCHALTER 1 FÜR FRAUEN(BAYAN VEZNESI 1)
BAY VEZNESI 1 (SCHALTER 1 FÜR MÄNNER)

6. Juni 2009

RELIGION UND POLITIK IM ALTEN IRAN

Die vorliegende Untersuchung hat die Wechselverhältnisse von Religion und Politik im Alten Iran zur Zeit der Achämeniden (559 bis 331 v. Chr.) zum Gegenstand, um das Problem zu erforschen, ob und wie die macht-politischen Konstellationen (Machtpolitik) zwischen Religion und Politik im Reich der Achämeniden aussahen. Wie war die Haltung (Religions-politik) der herrschenden Achämenidendynastie zum Zoroastrismus und zu den anderen fremden Religionen?

Fragestellung und Forschungsmethode
Dabei ist die Frage unter zwei Gesichtpunkten zu untersuchen: Einmal als Korrelation von zwei Bestandteilen des gesellschaftlichen Überbaus, der sich nur autark vom bewußten Tun des Individuums gestaltete und sich entsprechend den Produktionsverhältnissen veränderte. Eine solche Entwicklung läßt sich nur über einen längeren historischen Abstand klar erkennen. Zum anderen geht es um die Anwendung und Nutzung der religiösen Anschauung sowie der jeweiligen Kulte für politische Ziele und Zwecke, wobei von einer unterschiedlichen Größe an Bewußtheit auszugehen ist. Hier ist zudem stärker gebietsweise zu differenzieren, um der konkreten historischen Lage Rechnung zu tragen.
Die Untersuchung möchte weder eine systematische Darstellung der Religionsfrage noch der Politik bieten. Sie konzentriert sich vielmehr ganz auf die westiranischen Völker, Meder und Perser, die die ersten arischen Staatengebilde (Mederreich und Achämenidenreich) gegründet haben.
Mit historisch-deskriptiver und analytischer Vorgehensweise will die Untersuchung zugleich einen Einblick in das Leben und in die religiösen (Zarathustras-Religion), politischen und wirtschaftlichen Verhältnisse in der westiranischen (arischen) Gesellschaft vermitteln.

Historischer Überblick
"I r a n" hatte keine einheitliche Population. "Die iranischen Stämme selbst sind zwar als ein Volk zu betrachten, aber politisch gesehen ist es nie gelungen, sie in einer staatlichen Bildung zusammenzuschließen. Am weitesten auf dem Wege der politischen Einigung ist man unter Dareios gekommen (um 500 v. Chr.) ."
Die Geschichte des Iran beginnt im 8. Jh. v. Chr. mit dem Aufstieg der Meder im Westen und Norden des Hochlandes. Der in assyrischen Quellen erwähnte medische König Deiokes vereinigte die medischen Stämme und gründete das erste „arische Reich“ im Alten Iran. Um 715 v. Chr. wird Deiokes, nach Herodot der Begründer des Mederreiches , als Gefangener der Assyrier nach Syrien abgeführt. Phraortes (675-653) greift im Bunde mit Kimmeriern und Persern Assyrien an, erleidet aber eine vernichtende Niederlage und fällt.
Kyaxares baute die medische Armee nach assyrischem Vorbild auf, erklärte den Krieg gegen die Nachfolger Assurbanibals und eroberte 614 v. Chr. Assur und 612 v. Chr. gemeinsam mit Nabopolassar, dem König von Babylon, Ninive. Um 552 v. Chr. erhebt sich der persische Satrap von Anshan Kyros II. (559-529) gegen den Meder König Astyages (585-550 v. Chr.).
Nach den militärischen Auseinandersetzungen (550 v. Chr.) verliert Medien seine Selbständigkeit und wird erste Satrapie des Achämeniden Reiches ." Die Perser übernahmen das politische Erbe der Meder dadurch, daß sie zugleich deren gottesdienstliche Tradition übernahmen. Kyros behandelte seine geschlagenen Feinde für seine Zeit achtenswert milde und tolerant. Die monarchische Herrschaftsform des Achämeniden beruhte auf der Grundvorstellung, daß die Freiheit des Einzelnen am besten durch einen Souverän, dem "König der König e" , gewährleistet sei.
Im Machtgefüge des medo - persischen Achämenidenreiches bildeten insbesondere die Stammesverbände als regionale Machtfaktoren traditionell eine bestimmende Größe.
Die Achämeniden leisteten auf wirtschaftlichem Gebiet Großes, wie den Bau einer fast 2700 Km langen Königsstraße von Susa bis Ephesos und die Einführung eines Münzsystems. Lange konnte sich das Reich aber nicht halten. Schon Dareios I. war es nicht gelungen, die Griechen in ihrem eigenen Land niederzuwerfen, und unter der Führung des Mazedoniers Alexanders des Großen gelang es diesen dann, die Rollen zu vertauschen; Dareios III. wurde 333 v. Chr. bei Issos besiegt, und im Jahre 331 v. Chr. wurde dem achämenidischen Reich in einer entscheidenden Schlacht bei Gaugamela der Todesstoß versetzt. Als Alexander starb (323 v. Chr.), verlor Griechenland aber die Macht uber das eroberte Gebiet; sie ging auf die Seleukiden über.

Der Aufbau der Arbeit

Der Aufbau der Arbeit entspricht exakt dem Inhalt der Untersuchung - orientiert an Religion und Politik im Alten Iran.
Das erste Kapitel befaßt sich mit einem theoretischen Überblick von Politik und Religion und deren Wechselwirkung in Gesellschaft und Staat.
Das zweite Kapitel widmet sich dem historischen Überblick des Alten Iran, der Entstehung achämenidischen Reiches und diesen gesellschaftlichen und wirtschaftlichen Entwicklungen.
Das dritte Kapitel beschäftigt sichdeskripitiv mit dem Zoroastrismus und das vierte Kapitel setzt sich analytisch mit dem Verhältnis von Religion und Politik im Achämenidenreich auseinander.
Im Schlußteil schließlich wird resümierend die tatsächliche Machtstellung der herr-schenden Dynastie im achämenidischen Reich hervogehoben.
Die Einleitung soll zunächst einen Hintergrund zur Einordnung, zum Verständnis von Untersuchungsgegenstand und Untersuchungsmethode der Arbeit schaffen.

Zur Aktualität des Themas

Die islamisch-schiitische Revolution in Persien hatte vor, eine neue Ära zu beginnen, die endlich dem "islamischen Volk" seine Analogie wiederbringen sollte. Man verfehmte den Westen, der durch seine "kolonialistischen Eigenarten" auch von seinen wahren Kulturwerten zum Vorteil von puren Interessen abgelenkt hatte. Doch gewiß war das keineswegs alles, was die neuen Herrscher "Mullahs" ausmerzen wollten. Darüberhinaus ignorierten die islamischen Revolutionsführer selbst die altehr-würdige Zivilisation des Alten Iran, deren Einflußnahme zweifelsohne mächtige Auswirkungen auf das einstige weltanschauliche und organisotorisch-administrative Gefüge des Islams bis in die Gegenwart hinterließ.
Die seit mehreren Jahrhunderten anhaltenden politischen, sozio-ökonomischen und religiösen Aufstände und Gewalttätigkeiten in Persien und seiner wegen der natürlichen Bodenschätze, der internationalen Verbindungswege und der geopolitischen Lage wachsenden weltpolitischen Bedeutung sind Anlässe für das zunehmende Interesse einer breiten Weltöffentlichkeit. Aus diesen Gründen haben die machtpolitischen Konstellationen und Wechselwirkungen zwischen Religion und Politik im Alten Iran (550 bis 330 v. Chr.) für das heutige Persien und überhaupt für die weltpolitischen Verhältnisse eine große Bedeutung, weil auch heute ähnliche religiöse und weltliche Machtkonstellationen in Persien herrschen.

Verfasser:Reşad ÖZKAN/RÖ
Forschung und Wissenschaft/Universität München(LMU)
RELIGION UND POLITIK IM ALTEN IRAN
ca. 60 S.
Sie können den vollständigen Text anfordern:
E-Mail:resadoezkan@hotmail.com